Boyun Fıtığı ve Boyun Kireçlenmesi

Geleneksel tıp otoriteleri Boyun fıtığı ve kireçlenmelerin ideal bir tedavisi yok denilerek ağrı kesiciler, antiromatizmal ilaçlar, kas gevşetici ve antidepresan ilaçlar, boyun korseleri, boyun egzersizleri tavsiye ederler.
Buna rağmen ilerleyen vakalarda cerrahi müdahale yaparlar.

Boyun Fıtığı ve Boyun Kireçlenmesi
Özellikle masa başı iş yapanlar
Direksiyon başındaki şoförler
Bankalarda, borsada ömrü bilgisayar başında geçen bilgisayar operatörleri
İnternetten başını kaldırmayan bilgisayar oyuncuları
Aman boynunuza dikkat
Her işin başı sağlık deriz. Ama sağlığımız ancak elimizden gittiğinde aklımıza gelir.
Ne yaparsınız ki günümüzün baş döndüren hayat mücadelesinde, ekonomik ve sosyal dengeleri koruyabilmek telaşıyla vücudumuzun dengesi hiç mi hiç aklımıza gelmez.
Oysa vücudumuz da aynen ekonomik ve sosyal hayatımızdaki dengeler gibi dengeler üzerinde ayakta kalır.
Mükemmel bir fabrika gibidir vücut
Bu fabrikada mükemmel birçok sistem vardır.
Solunum sistemi, sindirim sistemi, üretim sistemi, boşaltım sistemi, sinir sistemi, kas sistemi , kan dolaşımı sistemi Var da var
Bu sistemlerin hepsi bir yere bağlı
Beynimize…
Altta ise sistemleri meydana getiren mükemmel bir gövde var, vücut
Bu iki kısım arasında işetişim köprüsü de;
Boyun
Aman boynunuza mukayyed olun, dikkat edin, ilgilenin
Boynumuzu Ne Kadar Tanıyoruz ?

Boynun arka kısmına ense iç kısmına gırtlak denir. Boyun hem omurlar sayesinde kendinin dik tutar, hem de üst iki boyun omuru (atlas ve eksen kemikleri) sayesinde, her türlü hareketine rağmen başı dik tutar.
Normalde bir insanın boynunda yedi tane omur ve bu omurların arasında da altı tane disk bulunur Yine boyunda, önde ve arkada olmak üzere eklemler bulunur. Özellikle arkadaki eklemler boyundaki bütün rahatsızlıklardan etkilenir.
Boyun biçimi, kişiye, yaşa ve cinsiyete göre değişiklik gösterir. Örneğin; kadın ve çocuklarda boyun yuvarlaktır.
Boyundan hayati önemi olan damar ve sinirler, ayrıca yemek ve soluk boruları geçer. Troid bezi, paratroid bezleri, boyun akkan, yani lenf düğümleri, gırtlak ve kas lifleri boyunda bulunan önemli ögelerdir. Bunlar görevi gereği kemik veya kıkırdak bir muhafaza içinde olmadığı için boyuna gelebilecek herhangi bir darbe çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Omurilik boyun omurları arasındadır. Beyne giden damarlar omurlar ve disklerin hemen yanı başından süzülüp giderler. Ellere kollara hareket veren sinirler omurlarla diskler arasında iç içe bulunur.
Biz burada tıp uzmanları için detaylarına inecek değiliz. Sıradan bir kişinin anlayacağı şekilde tarif edersek;
Boyun bir iletişim köprüsüdür

Boyun, vücudun bütün organlarını sevk ve idare eden beyin ile vücut arasında bir iletişim köprüsü konumunda. Bu bakımdan çok önemli bir görevde.
Nasıl önemli olmaz ki?
Bir kere vücudu idare edecek olan beyin, tüm gereksinimlerini boyun yoluyla karşılamakta. Örneğin,

•Beynin besleneceği kan boyundan geçer.
•Beyne sinyal ulaştıracak sinirler boyundan geçer.
•Beynin ellere kollara ayaklara vs. vereceği tüm komutlar boyundan geçer.
Kısaca, beyin vücudun tepesinde oturan bir yöneticidir. Ama yöneticinin yöneticiliğini tam yapabilmesi için vücutla arasındaki iletişimin her yönden tam olarak sağlanması gerekir.
İnsanoğlu doğduğunda, özel vakalar hariç, tıpkı sıfır kilometre otomobillerde olduğu gibi mükemmeldir. Ancak biz nedense, eskiyince yenisini alabileceğimiz, yedek parçasını bulabileceğimiz otomobilimize verdiğimiz değerin onda birini kendi vücudumuza vermeyiz. Oysa vücudumuzun ne yedek parçası vardır, ne de eskiyince yenileme şansımız. Tek bir şansızım var o da, yeri ve zamanında vücudumuza gereken önemi vermek, sağlığımızı düşünmek
Doğuşta hiçbir sorun olmadığı halde, insanlar ne yapıyor da, bu mükemmel boynu deforme edip görevini aksatır hale getiriyorlar?
Boyun sağlığımız nelerden etkileniyor?

İki madde ile söylemek gerekirse: Duruş ve oturuş bozuklukları. Bebeklikte, annenin kucağında iken başlar, şu an içinde bulunduğu zamana kadar geçen tüm hayatı kapsar.
Boyun bu hale, bir günde, bir ayda, bir yılda falan gelmiyor Yılların birikimiyle oluşuyor. Dolayısıyla en ufağından en büyüğüne kadar binlerce duruş oturuş bozukluğu bu deformasyona damla damla katkıda bulunuyor.
Tabi kimisi bir etki ediyorsa kimi on etki ediyor. Kimi bir anlık oluyor, kiminin etkisi yıllarca devam ediyor.
Örneğin uzun topuklu ayakkabı giyen bir bayanın boynu bu giyinişten kesinlikle etkilenir. Ama bu etkilenme nezle gibi grip gibi hapşırıkla kendini belli edecek bir etkileşme değildir. Bardağa damlayan birkaç damladır.
Kişide düz tabanlık varsa ya da giydiği ayakkabı ortopedik değilse, bu şahsın her adım attığında vücuda uygulanan minimal darbeler bel ve boyuna uygulanan etkenlerdir. Bardağa damlayan damlalardır.
Ama bu ülkede, kendi kültüründen ve kendi insanından kopuk, ufuksuz, vizyonsuz, kişisel menfaat peşinde koşacak kadar çapsız, seviyesiz, daha da kötüsü merhametsiz yöneticiler sayesinde, bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye ise bir pul düşmüş; Atatürk’ün, milletin efendisi dediği köylü, bugün çocuklarına birer çift ayakkabı alamayacak kadar yoksullaşmışsa, bir çift ayakkabıyı iki kardeşe sırayla giydiriyorsa, sağlığın neresinde olabilirsiniz ki?
Bir minik öğrencinin sırtına yüklenen ağır ders kitapları, o çocuğun bel ve boynunu kesinlikle etkileyecektir. Ama hemen o gün içinde o yıl içinde değil yıllar sonra. Bu durum, bardağa damlayan birkaç damladır.
İlkokul birinci sınıf öğrencisinin sırasıyla orta bir öğrencisinin sırasının aynı boy ve ebatlarda olması nasıl düşünülebilir? Okul sıralarının her çocuğun boyuna ve yaşına göre ayarlanması yani ergonomik olması gerekmez mi?
Ama derseniz ki, biz okul bulamıyoruz sen sıradan bahsediyorsun. O zaman ne diyelim memleketi yöneteceğiz diyerek iş başına gelenlerin kulakları çınlasın
Saatlerce direksiyon başında oturan ve başını hiç oynatamayan şoförün bu duruşu boynunu etkileyecektir. Ama ilk günlerde ilk aylarda hatta ilk yıllarda değil. Bardağa damlayan damladır.
Bir masa başı sekreter ya da memur, bilgisayarın başında sürekli başı öne eğik vaziyette ve beli kambur halde çalışmaktadır. Bu duruş ve oturuş, boynu etkileyen bir faktördür
Ama hemencecik değil, yıllar sonra. Bardağa damlayan birkaç damladır.
Niye hemen değil de yıllar sonra?
Çünkü insan vücudu öyle kartondan değildir. Bir mükemmel mekanizmadır. Öyle bir mekanizma ki, hem üretir hem tüketir, hem de kendini sürekli yeniler, bakım tamir ve onarımını kendi kendine yapar. Siz bardağa yanlışlıklar sebebiyle damlalar damlattıkça o bütün gücünü sarf ederek bu damlaları azaltmaya çalışır. Dolayısıyla sizin kendi bedeninize uyguladığınız yanlış harekete karşı hemen pes etmez? Sürekli kendini yenilemeye gayret gösterir.
Ama siz (mesleğiniz gereği) ısrarla bilgisayarın başından kalkmam diyorsanız,
Ama siz (mesleğiniz gereği) sürekli direksiyon başında şoförlük yapacağım diyorsanız,
Ama siz, (zevkiniz vs. için) sürekli uzun topuklu ayakkabı giyeceğim diyorsanız,
Her şeyi (belki elde olmayan sebeplerden dolayı mecburen) kendinize dert edip stres ve gerilim içinde kalmaya devam ediyorsanız,
Yine meslek olarak mikro ve makro travmaya maruz kalıcı bir işte çalışıyorsanız, örneğin elinizde matkap hiç eksik olmuyorsa, seyyar kompresörlerle asfalt delme makinesi çalıştırıyorsanız vs. bu darbeler de vücudu ve özellikle boyun yapısını çok fena etkileyecektir.
Boyundaki bu tür aksamalar, kireçlenmelere, boyun fıtıklarına; omurganın doğal eğriliğinin bozulup düzleşmesine, omurlar arası disklerdeki elastikiyetin kaybolmasına ve önemli rahatsızlıkların ortaya çıkmasına sebep olur.
Boyun bir noktadan sonra dayanma gücünü kaybeder. Bardağa damlayan damlalar bir noktadan sonra bardağı taşırır. Ama vücut buna rağmen, pes dediği noktada, bardak taşmaya başladığında sizi uyarır Yine sizin iyiliğiniz için yapar bunu
Arkadaş benden bu kadar, artık gücüm kalmadı, der.
Boyun fıtığı ve kireçlenme nasıl başlıyor ?

Yaşanan bunca olumsuzluklar sonucu ilk başlarda yavaş yavaş disklerin içindeki su içeriği azalıyor. Biz bunun farkına varmıyoruz bile.
Sonra diskin iç tarafındaki liflerde, minik minik yırtılmalar başlıyor. Yine bizden habersiz. Bu disklerin içinde bulunan ve doktorların jelatinöz adını verdikleri sıvılar, bu minik yırtıklardan, her baskıda biraz fışkırarak veya normalde sızarak sinirler ve dokular üzerine yayılıyor.
Bir zaman sonra burada sinirler ve damarlar, dokular, eklemler görevini % 100 kapasiteyle yapmakta zorlanıyor. O zaman neler oluyor? Bardak taşıyor.
Doktorlar; boyunda sinirlere ve damarlara yapılan baskıya, boyun fıtığı diyorlar. Ön ve arka taraf eklemlerine yapılan baskıya da kireçlenme diyorlar.
Sonuçta her iki durum da, boynun deformasyonu anlamına geliyor. Her iki durum da hareket kısıtlığına ve ağrılara, vücutta birçok aksaklıklara sebep oluyor. Ama canınızı sıkmayın her ikisi de akupunkturla tedavi oluyor.
Fıtık nedir ?

Yaşanan bunca olumsuzluklar sonucu ilk başlarda yavaş yavaş disklerin içindeki su içeriği azalıyor. Biz bunun farkına varmıyoruz bile.
Sonra diskin iç tarafındaki liflerde, minik minik yırtılmalar başlıyor. Yine bizden habersiz. Bu disklerin içinde bulunan ve doktorların jelatinöz adını verdikleri sıvılar, bu minik yırtıklardan, her baskıda biraz fışkırarak veya normalde sızarak sinirler ve dokular üzerine yayılıyor.
Bir zaman sonra burada sinirler ve damarlar, dokular, eklemler görevini % 100 kapasiteyle yapmakta zorlanıyor.
Doktorlar; boyunda sinirlere ve damarlara yapılan baskıya, boyun fıtığı diyorlar. Ön ve arka taraf eklemlerine yapılan baskıya da kireçlenme diyorlar.
Sonuçta her iki durum da, boynun deformasyonu anlamına geliyor. Her iki durum da hareket kısıtlığına ve ağrılara, vücutta birçok aksaklıklara sebep oluyor. Ama canınızı sıkmayın her ikisi de akupunkturla tedavi oluyor.
Belirtileri nelerdir?

Boyun fıtığı ve kireçlenmelerinin en önemli iki belirtisi var. Biri ağrı, diğeri hareketlerde kısıtlılık. Genel bir sıralama yapılacak olursa:

•Baş ağrısı ve baş dönmesi
•Yorgunluk,
•Halsizlik,
•Sinirlilik hali,
•Sık sık düşüp çıkan tansiyon,
•Kalbe gelen baskı,
•Kulakta çınlama ve uğultular,
•Kollarda uyuşma ve karıncalaşma,
•Güçsüzlük hissi,
•Sabah yorgunlukları,
•Gün içinde çabuk yorulmalar,
•Gaz ve şişkinlik gibi haller.
Genel olarak ağrı boyunda olur. Bazen ağrı omuzlarda olur, kollarda olur, kürek kemikleri arasında olur. Kimi zaman boyunda olmaz, sadece kollarda vs olur. Siz hiç boyundan kaynaklandığını düşünmezsiniz.
Aslında boyun kireçlenmesi ya da boyun fıtığı olan hastaların, o kadar çok şikayetleri vardır ki… Bu şikayetlerin birçoğunun sebebinin, boyundan kaynaklandığını bilmezler. Hatta üzülerek söylemek gerekirse kimi doktorların da hatırına gelmez. Örneğin,
Kaç insan başı sürekli ağrıdığında boynundan şüphelenir? Ya da kaç insan bu şikayetle doktora gittiğinde doktor onun boynuna bakar?
Boynu sabahleyin tutulmuş halde kalkan çok insan dahi, soğuktan etkilendim vs diyerek, geçiştirmeye çalışır. Boyun kasları ha babam de babam, boynu eski haline çekmek için çaba harcarlar. Dolayısıyla gerilirler. Onların bu gerginliği spazma bağlı şiddetli kas ağrıları olarak ortaya çıkar.
Sürekli yorgunluk hissi duyar. Ama galiba kansız kaldım zanneder. Ya da tutar aklına en sonra gelecek olan korkunç hastalığı getirir. Yoksa kanser mi oldum der. Çünkü medyada sürekli bunlar ön plana çıkar. Vatandaş bunlarla adeta korkutulur. Rahatsız olan herkes ilk olarak bunu düşünsün istenir. Oysa yorgunluğun bitkinliğin sebepleri % 90 boyundan kaynaklanmaktadır.
Sık sık ateş basmalarının sebebi de boyundaki deformasyondur. Bazen tahammülsüz olduğunuzu hissedersiniz. Bunun da sebebi boyundan olabilir.
Omuzlardaki kollardaki ve parmaklardaki uyuşmalar da sizi panikletmeye yeter. Felç mi olacağım ne dersiniz. Ama boynunuza baktırmak ve tedavi ettirmek hiç mi hiç aklınıza gelmeyebilir. Bu arada boyun fıtığından felç olmak en son akla gelecek rahatsızlıktır.
Ellerde ve ayaklarda yaşanan karıncalanmalar yine aynı şekilde yorumlanabilir.
Tabi bunlar artık bardağın taştığı hallerdir. Sinirlere gerçekten ciddi ciddi baskılar yapılmaya başlanmış demektir.
Bu sebeple kimilerinde kollarda incelme bile görülür. Çünkü omurilik kanalı daraldığında vücut bir şey yapamaz hale gelir. Bacaklarda sertlik başlar. Kollarda güçsüzlük başlar.
Daha neler yapar bir bilseniz?
Ama biz şu kadarını söyleyelim, siz gerisini düşünün. Vücudu yöneten beyin iyi beslenemezse vücudu ne kadar yönetebilir?
İyi yönetilmeyen vücutta aksaklıklar meydana gelmez mi?
Öyle olunca, sindirim sistemi de, karaciğer de, safra kesesi de, bağırsaklar da vs etkilenmez mi? Elbette etkilenir. Hatta bu etkileşim bir zaman sonra, boyun fıtığına artırıcı faktör olarak yansır. Durum, tıpkı tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan olayına döner.
Boyun fıtığına aday mısınız ?

Duruş ve oturuşuna dikkat etmeyen herkes boyun rahatsızlığı yaşar. Bir de boyun fıtığına potansiyel aday meslek grupları vardır.

•Şoförler,
•Bilgisayar başında çalışanlar,
•Masa başı iş yapanlar,
•Telefon operatörleri ki, bazen telefon yoğunluğunda iki telefonu birden idare edeceğim derken, telefon ahizesini başıyla omuz arasında tutmak için boynunu bükerler ki, bu çok yanlış bir harekettir.
•Kompresör ya da matkap gibi titreşimli cihaz kullanarak beden işçiliği yapanlar.
•Boynu sağa sola, öne arkaya hareket ettirmeyip, rutin halde kalmasına sebep olan meslek gruplarında çalışanlar.
•Aşırı stres içersinde bulunan kişiler
Boyun hareketsiz kalırsa ne olur ?

•Boyun bölgesi yeteri derecede kan alamaz.
•Beyin dokusu yeteri kadar kan alamaz. Bu durumda kalp beyine kan göndermek için daha çok zorlanır.
•Sindirim sistemi etkilenir.
•Hazımsızlık ve şişkinlik oluşur,
•Bağırsaklarda gaz ve kabızlık oluşur,
•Kollarda uyuşma ve karıncalanmalar başlar,
•Karaciğer fonksiyonunu yerine tam olarak getiremez olur,
•Böbrekler süzme görevini tam olarak yapamaz olur,
•Kan dolaşımında aksamalar sebebiyle, kan dolaşımı sistemi zorlanmaya başlar,
•Genel uyuşukluk baş gösterir,
•Özellikle kol ve bacaklarda kuvvet kaybı ortaya çıkar,
•Bunlar zaman içersinde vücuttaki bütün sistemi etkiler, vücudun dengesini alt üst eder.
Boyun fıtığı felç eder mi ?

Hayır
Boyun fıtığı ileri derecede insanı felç edebileceği söylenirse de bu söylemin ciddiye alınacak bir görüş olmadığı, tedavi uyguladığımız hastalardan edindiğimiz tecrübelerle ispatlanmıştır.
Gerçi boyundaki omurlarda bulunan diskler, ister istemez zaman içinde elastikiyetini kaybetmekte, sertleşmekte ve bu durum bazen boyun fıtığını meydana getirmektedir. Bu durumda fıtık damar ve sinirlere baskı yapabilir. Ancak durup dururken birden bire gelişen bir olay değildir. Yılların ihmali sonucu oluşur.
Felç ne zaman olabilir denilirse, ancak herhangi bir travma, trafik kazası, düşme çarpma gibi nedenlerle meydana gelen ani vakalarda felç olma ihtimali vardır.
O durumda ise hasta zaten derhal ameliyata alınır.
Bu gibi özel durumların haricinde boyunda felç oluşması en son kademedir. Zaten vücut o ana gelene kadar dayanılmaz ağrılarla sizi uyarır ve felç olmadan önce tedbirini almanızı sağlar.
Akupunktur tedavisi zaten bu noktada çok önemli görev üstlenir.
Belirli bir olgunluğa gelmiş insanda boyun fıtığı olması son derece doğaldır. Önemli olan fıtık sebebiyle sinirlere ve damarlara baskı olup olmamasıdır. Bu baskı tespit edildiğinde, en etkili tedavi yöntemi olan akupunkturla seanslar sonucu hasta baskılardan kurtulur ve eski sağlıklı günlerine kavuşur.
Boyun fıtığına ameliyat çözüm mü ?

Bu soruya evet ya da hayır demeden önce şöyle bir açıklamada bulunmak gerekecek.
Yukarıda belirttiğimiz gibi, yoldan geçen kırk yaş ve üzeri her yüz insanın boyun filmini çekseniz, en az % 30unda boyun fıtığına rastlarsınız.
Peki bu otuz insandan kaçta kaçı boyun rahatsızlığından şikayetçidir.
Belki beş on kişi, belki iki üç kişi
Peki diğerleri neden şikayetçi değil?
Bu soruya, şu soruyla cevap verelim:
Boyun fıtığından şikayetçi olan ne diyor?
Baş dönmesinden, kollarda uyuşmalardan, güçsüzlükten, yüksek tansiyondan, kulak çınlamasından vs şikayet ediyor.
Bu şikayetle doktora gidildiğinde MR ya da boyun filmi çekiliyor. Teşhis konuluyor:
- Sizde boyun fıtığı var. Rahatsızlığınız ileride büyür ve damarlara baskı uygular, sizi felç eder.
- Ne yapacağız peki?
- Bir süre takibe alacağız. Tedavi uygulayacağız, geçmezse ameliyat olacaksınız.
Oysa şahsın asıl sıkıntısı fıtık değildir. Fıtık nedeniyle oluşan ödemin damarlara ve sinirlere baskı uygulamasıdır.
Ya da duruş ve oturuş bozuklukları sebebiyle kaslarda oluşan gerginliktir. Elastikiyet kaybıdır.
Ya da yan bağların çapraz bağların görevini tam yapamamasından kaynaklanan durumdur.
Hastanın bu durumu iyi test edilmeden, direkt olarak fıtığın ameliyatına yönelmek, hem başarısız bir ameliyat meydana gelmesine, hem de hastanın ileride aynı şikayetlerle karşı karşıya kalmasına sebep olabilir.
Dolayısıyla ameliyat olmadan önce, hastanın durumu etraflıca incelenmeli ve tedaviye alınmalıdır. Burada en etkili tedavi yöntemlerinden biri akupunktur ve lazer akupunkturudur.
Boyun tedavi edilirse ne olur ?

Akupunktur ve lazer akupunkturu ile şahsın boyun bölgesi ciddi bir şekilde tedavi edildiğinde neler düzelir?
Kas sistemi çok iyi çalışır, yeterli elastikiyet sağlanır.
Tansiyon normale döner,
Kalpteki çarpıntılar biter.
Kalp ritim bozuklukları ortadan kalkar,
Sabah yorgunluğu biter, hasta sabahları dinç kalkmaya başlar,
Sindirim sistemi düzene girer, rahatlar,
Kabızlık, gaz, şişkinlik gibi durumlar ortadan kalkar,
Kulak çınlaması, uğultu gibi haller bir daha yaşanmaz,
Vücudun dengesi büyük oranda düzene girer. Böylece,
Boynu sağlıklı olan insan hastalıklara daha az yakalanır,
Hayata daha pozitif açıdan bakar,
Genel bağışıklık sistemi çok üst düzeyde olur,
Depresif durum, bir takım psikiyatrik rahatsızlıklar yok denecek kadar azalır,
Sempatik ve parasempatik sistem dengeli çalışır,
Karaciğer sağlıklı çalışır,
Karaciğer enzimleri sağlıklı salgılanır,
Kemik iliğinde düzenli miktarda kan üretilir,
Beyne düzenli kan ve oksijen sirkülasyonu olur.
Bağırsaklar düzenli çalışır.
Bağırsaklar gündüzleri, sindirim sistemimizin bir parçası olarak çalışırken, ne enteresandır ki gece hormonal sistem olarak vücuda seratonin salgılıyor. Seratonin stresi yok eden bir salgı. Her insanda gün içinde belirli oranda biriken stres, gece uyku halinde bağırsaklar tarafından salgılanan seratonin sayesinde bir sonraki gün nötralize edilmiş olur. Dolayısıyla akşam yorgun olarak yatağa giren normal insan, sabahleyin dinç olarak yataktan kalkar.
Boyunda rahatsızlığı olan kimsenin bağırsakları düzenli çalışmadığı için seratonin salgısı tam olarak gerçekleşmez. Böyle kişiler sabahleyin yorgun kalkmış olurlar. Sempatik ve parasempatik dengeler de kaynağını boyundan almaktadır.
Nasıl teşhis edilir ?

Hastanın şikayeti bu konuda çok önemlidir. Doktor hastasına şikayetleri dinleme esnasında doğrudan ve detaylı sorularla şikayetini anlatmada yardımcı olmalıdır.
İki yönlü düz boyun filmi ile, fıtığa ait düzleşme, eklem aralığında daralma, boynun açılanması, kireçlenme durumu ve derecesi rahatlıkla anlaşılabilir.
Bugün birçok merkezde MR ve tomografi ile boyun fıtığının ve kireçlenmelerinin değerlendirilmesi ileri tetkik metotlarıyla yapılıyor ancak iki yönlü düz boyun filmi çoğunlukla yeterli olur.
Eğer yeterli olmuyorsa o zaman doktorun MR istemesi gerekir.
Maraş Akupunktur ile boyun fıtığı ve kireçlenme tedavisi

Maraş Akupunktur ve Lazer Tedavi Merkezi olarak biz diyoruz ki, kaynağa inmeden uygulanan tedaviler yüzeysel olur.
Dolayısıyla Maraş akupunktur olarak biz ne yapıyoruz?
Hastalığın teşhisinde elimizde iki yöntem var.
Birincisi, modern tıpta uygulanan teşhis yöntemi.
Bu yöntem, hepimizin bildiği, bugünkü modern tıbbın imkanlarıyla elde edilen, bütün tahlil, tetkik, röntgen ve MR çekimlerinden yararlanılan teşhis yöntemi.
İkincisi, akupunktur teşhis yöntemleri:
Akupunktur teşhis yönteminde, kollardan nabza bakarak tanı koyma, dil üzerine bakarak tanı koyma, kulaktan dedektör uygulamasıyla tanı koyma vb gibi teşhis imkanları vardır.
Yani böylece bizim,
Hastamızın rahatsızlığını teşhis etmede iki türlü imkanımız oluyor.
Bu da hastalığa tam ve doğru teşhis koymamızı sağlıyor. Doğru teşhis ise tedavi konusunda hem hastaya hem bize büyük bir avantaj sağlıyor.
Gelelim akupunkturun tedavideki etkilerine
Bir kere şunu rahatlıkla söyleyelim ki,
Boyun fıtığı tedavisinde de akupunktur, bilinen tedaviler arasında en etkili olanıdır.
Çünkü;
Akupunktur, vücudu bir bütün olarak tedavi eder, yeniler
Neler yapar?
Vücuttaki bütün hücrelerde tamir bakım ve onarım faaliyetini başlatır.
Vücuttaki tüm bağ dokularını kuvvetlendirir.
Bu dokuların ve kan alması gereken tüm dokuların kanlanmasına sebep olur,
Vücutta ağrı adına ne varsa hepsini giderir.
Bağışıklık sistemini düzelterek şişkinlik, gaz, ekşime, kabızlık gibi birçok rahatsızlığı ortadan kaldırarak vücudun sindirim sistemini düzenler.
Bağırsakların düzenli çalışmasını sağlar.
Bağışıklık sistemini dengeler,
Uykusuzluk, sabah yorgunluğu, halsizlik, stres gibi durumları ortadan kaldırır.
Beldeki ve boyundaki yapısal bozukluğu tedavi ederek, beyne kan ve oksijen gitmesini sağlar.
Damarların iç cidarlarındaki tahribatı ve pıhtılaşmayı dağıtır.
Ödem çözücü özelliği sayesinde, damarlar ve sinirlere yapılan baskıyı önler.
Rahatlayan sinirler sebebiyle ağrı ve şikayet ortadan kalkmış olur.
Vücudu zindeleştirir, gençleştirir.
Üstelik hiçbir yan etkisi yoktur.
Geleneksel tıp otoriteleri Boyun fıtığı ve kireçlenmelerin ideal bir tedavisi yoktur. diyerek ağrı kesiciler, antiromatizmal ilaçlar, kas gevşetici ve antidepresan ilaçlar, boyun korseleri, boyun egzersizleri tavsiye ederler.
Buna rağmen ilerleyen vakalarda cerrahi müdahale yaparlar.
Oysa akupunktur ile boyun fıtığında ve boyun kireçlenmesinde mevcut tedavi yöntemlerinden en az üç dört kat daha iyi neticeler elde edilmektedir.
Örneğin, ameliyat önerilecek safhaya gelmiş birçok hastamız, akupunktur tedavisi ile ameliyat olmaya gerek kalmayacak şekilde iyileşmişlerdir.

Bel Fıtığına Çözüm

Bel ağrısı hemen hemen herkesin yaşadığı bir sorundur. Bu ağrılara çoğu zaman kendi yöntemlerimizle çözüm bulmayı denesekte işe yaramayabilir.Genellikle yaptığımız ters bir hareket bu ağrılara neden olsada fıtık ağrılarının da aynı sorunları yaşatabileceğini unutmamalı ve tedbiri elden bırakmamalı.


Bel Fıtığına Çözüm
Hayatı boyunca hiç bel ağrısı çekmemiş insan var mıdır acaba? Her 100 kişiden 80′i bir gün mutlaka bel ağrısıyla tanışıyor
Hayatı boyunca hiç bel ağrısı çekmemiş insan var mıdır acaba? Her 100 kişiden 80′i bir gün mutlaka bel ağrısıyla tanışıyor. Peki ya bel fıtığı? Her 100 kişiden 5′inin hayatı, bel fıtığı yüzünden kâbusa dönüşüyor. Bel fıtığının başlangıcı insanın evrimine kadar uzanıyor. İnsan iki ayağı üzerine kalktığı gün aslında bel fıtığının oluşmasına da zemin hazırladı. Günümüzde tıp, bel fıtığını bizlere modern yaşamın bir hediyesi olarak görme eğiliminde. Şehir hayatı, arabadan neredeyse hiç inmemek, egzersizi azaltmak, uzun saatler boyunca masa başında çalışmak bel fıtığına davetiye çıkardı…
Doktora herhangi bir şikâyetle başvurma nedenleri araştırıldığında ortaya ilginç bir sonuç çıkıyor. Bu nedenler arasında, bel ağrısı ve buna bağlı bel fıtığı şikâyetleri soğuk algınlığından sonra ikinci sırada yer alıyor. Bel fıtığına yol açtığını bildiğimiz masa başında çalışma, bilgisayarın başından uzun süre kalkmama gibi şehirli hayatın bize sundukları bir yana, aslında en büyük sıkıntımız, “yanlış hareketler”. Ya da doğru bildiğimiz yanlışlar. Erkeklerin en çok arabalarının bagajına ağır bir şey koyarken ya da alırken, kadınların ise buzdolabındaki sebzeliğe eğilirken belini sakatladığını biliyor muydunuz? Kadınlar için bir diğer riskli hareket ise, ütü yaparken iki ayaklarının üzerinde sabit durması ki, bunu hemen her kadın yapıyor.
Bunun bel için ne kadar zararlı olduklarını bilmiyorlar. Bel ağrısı ve bel fıtığından korunmak için neler yapmamız gerektiğini, Anadolu Sağlık Merkezi’nin Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uzmanlarından Dr. S. Yaprak Demir ve Dr. Semih Akı ile konuştuk…
Bel fıtığı; omurgayı meydana getiren kemiklerin arasındaki disklerden biri veya birkaç tanesinin, kendilerini tutan bağı iterek ya da yırtarak omurilik, omuriliği saran zar veya sinirlerin üzerine çıkıp baskı yapması olarak tanımlanıyor. Bel fıtığı, boyun veya kasık fıtığına göre daha fazla görülüyor. Bunun en temel nedeni, insan vücudunun en hareketli bölgelerinin başında gelmesi. Bu hareketi sağlayan bölge çok kısa ve son derece hareketli olunca, aradaki kıkırdağa çok yük biniyor. Omurgaya binen yük fazlalaştığında veya kıkırdağın üzerindeki yük dağılımı düzensizleştiğinde disk dışarıya kaçıyor.
Omurga 30 yaşından sonra yaşlanıyor
Her 100 kişiden 80-85′i en az bir defa ciddi bel ağrısı çekiyor. Bel fıtığı ise her 100 kişiden ortalama 5′inde görülüyor. Omurga yaşlanması 30′lu yaşların başında belirti vermeye başlıyor. Bel ve boyun fıtıkları, 30–50 yaşları arasında çok sık görülüyor. Günümüzde erkeklerin birçoğu arabasının bagajından ağır bir şey alıp bagaja bir şeyler koyarken, kadınlar ise buzdolabının sebzeliğine eğilirken tutulup kalıyor. Bu hareketleri yaparken hiç özen göstermedikleri için, istemeden de olsa omurgalarını sakatlıyorlar. Bu iki hareket, bel fıtığını tetikleyen en önemli yanlışlar. Küçük yaştan itibaren omurgayı yeterli çalıştırmamak ve günün birinde ondan ani bir şey istemek bel fıtığını kolaylaştırıcı faktörler arasında yer alıyor. Kırsal kesimde küçük yaştan itibaren bağ bahçeyle uğraşan, otomobile daha az binen kişilerde bel fıtığına daha az rastlanıyor. Bu yüzden mesela bir kadın, buzdolabından bir şey almak için eğilirse, alttaki kıkırdağın üzerine yük çok fazla düşeceğinden fıtıklaşma oluyor. Kolaylaştırıcı ikinci etken ise ani ve yanlış açıda yük kaldırmak. Bazen burularak yukarıya uzanmak da, mesela özellikle hanımların mutfakta yana doğru kıvrılarak raflara uzanmaları bel için son derece zararlı.
Fizik tedavi ne zaman?
Bel fıtığı tedavisinde ilk ve en önemli yöntem, fizik tedavi ve iyileştirme. Ama fizik tedavi, yüzmek ya da özenli bir yaşam da çare olmadığı takdirde ameliyat ile çözüm yoluna gidiliyor. Bel fıtığı ameliyat kararını ise, beyin cerrahisi uzmanları veriyor. Toplumda görülme sıklığı açısından bakıldığında en fazla karşılaşılan ve yaşam kalitesini düşüren sağlık sorunlarının başında bel ağrıları geliyor. Kilo almak ve egzersiz yapmamak, bel-sırt kaslarını zayıflatarak bel bölgesine binen yüklerde artışa neden oluyor. Ayrıca alt bel bölgesinin hareketli olması incinmeye yatkınlığı da artıyor. Bel ağrılarının yüzde 80 kadarı ilaç tedavisiyle iyileşebiliyor. Yüzde 5`inde ise sorun kronikleşiyor ve tedavisi güçleşiyor. Ağrı her ne kadar erken evrede tedavi edilirse, bundan kurtulmak o kadar kolay. Yerleşmiş ağrının tedavisi ise bir o kadar zor. Ama günümüzde, her 100 kişiden 70′ini bel eğitim programı ile korumak mümkün.
Ameliyat en son çare
Omurga için en ideal spor yüzmek. Bisiklet sporu da omurgayı oldukça iyi çalıştırıyor. Tenis ve yürüyüş yine iyi ama takım sporları ani hareketler gerektirebileceğinden omurga için riskli olabiliyor. Futbol, basketbol gibi sporlarda küçük yaştan itibaren omurganızı eğitmişseniz sorun yok. Bel fıtığı için tek tehlikeli spor kürek çekmek. Eğer basketbola veya futbola 20′li yaşlardan sonra başlarsanız, bağlar yeterince antrenmanlı olmadığı için bel fıtığı olma ihtimali yüksek. Evde veya spor salonlarında orta yaştan itibaren kürek yerine bisiklet veya koşu bandı tercih edilmeli.
Gerçek bel fıtığında ağrı, bacağa vuruyor ama bel ağrımıyor. Eskilerin “lumbago” diye bildikleri bel fıtığının ta kendisi. Yine “siyatik” dedikleri de öyle. Çeşitli görüntüleme yöntemleriyle özellikle MR çekilerek omurga incelendiğinde hiç bir şikâyeti olmayanların bile yüzde 30′unda disklerin yıprandığını hatta yerinden bir miktar çıktığı görülüyor. Bel veya bacak ağrısı olan hasta ya bir fizik tedavi rehabilitasyon uzmanına ya da bir beyin cerrahına başvurması en ideali. Bel fıtığı tedavisinde her zaman ameliyatsız tedavi yöntemlerine öncelik veriliyor. Doğru tedavi yapılırsa, bel fıtıklarının büyük kısmının ameliyata ihtiyacı yok. Toplam bel fıtığı vakalarının ancak yüzde 5′i ameliyata ihtiyaç duyuyor. Diğerleri istirahat ve çeşitli tedavi yöntemleriyle iyileşiyor. Bacağında kuvvetsizlik, çekme veya kısalma, ciddi uyuşuklar, tutukluk veya idrar, büyük abdest kaçırması olan hastalar hemen ameliyata alınıyor. Sinirin üstünde geri dönülmesi mümkün olmayan bir hasar başladığı takdirde, ameliyat kaçınılmaz oluyor. Bel fıtığında acil ameliyata çok nadiren başvuruluyor.
Sigara ve yaş risk faktörü
Bel ağrısının oluşmasında farklı etkenler rol oynuyor. Sıklıkla 30–50 yaş arasında ve her iki cinste eşit oranda görülüyor. ASM Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uzmanlarından Prof. Dr. Semih Akı ise, bel ağrısındaki diğer risk faktörlerini şöyle sıralıyor:
“Özellikle ağır işlerde ve kompresyon cihazlarıyla çalışanlarda, tır şoförleri gibi uzun süreli vibrasyona maruz kalanlarda bel ağrısı daha fazla görülüyor. Yaşam tarzı ile yakından ilgili bir sorun. Ağır yük taşıyanlar, hamileler, beli zorlayıcı fiziksel aktivitelerde bulunanlar, sigara içenler ve kilo problemi olan kişiler bel ağrısı şikâyetine daha sık maruz kalıyor.”
Akut ve kronik ağrının tedavisi birbirinden farklı. Prof. Dr. Akı, bel fıtığı tedavisine nasıl yaklaştıklarını ise şöyle özetliyor:
“Kronik ağrıda psikolojik faktörler rol oynuyor. Bu tip ağrıların tedavisinde hasta mutlaka psikolojik destek almalı. Onun için kronik ağrılı bir hastayı çevresiyle birlikte değerlendirmekte fayda var. Hastanın aile yaş**** sosyal uyumu ve iş ortamı tedavi için önem taşıyor ve mutlaka bir arada değerlendirilmeli. Akut tedavide ise yaklaşım farklılaşıyor. Burada ilk akla gelen nokta ilaç tedavisi ve fizik tedavi oluyor. Akut bel ağrılarının bir yıl içinde tekrarlama ihtimali yüksek (yüzde 50) olduğundan korunma son derece önem taşıyor. Korunmada, hastanın kas yapısını ve duruşunu düzeltmeyi amaçlıyoruz. Onun için hastalara; tedavinin bir parçası olarak mutlaka iyileştirme eğitimi vermek zorundayız. Günlük yaşamları içinde nelere dikkat etmeleri, hangi egzersizleri yapmaları gerektiğini yaşamlarının bir parçası haline getirmelerini istiyoruz.”

Bel fıtığından korunmak için…
* En etkili önlem, her gün yapılan bilinçli egzersiz.
* Vücut ağırlığınızı idealin üzerine çıkarmamaya özen gösterin.
* Başınızdan yükseğe uzanmayın.
* Mobilya ve ağırlıkları kendinize doğru çekmeyin, mecbursanız itin.
* Aşırı bedensel yorgunluklardan kaçının.
* Vücudunuzu herhangi bir pozisyonda uzun süre hareketsiz tutmayın.
* Yattığınız yer sert olmalı, tercihen vücudunuzun en rahat ettiği gibi uyuyun ama bir yanınıza yatabiliyorsanız daha uygun olur.
* Otomobil kullanırken koltuğunuz direksiyona mümkün olduğunca yakın olsun.
* Otomobilde bel desteği varsa kullanın, yoksa ince bir yastıkçık koyun.

Çikolata Kisti (Endometriozis)

Endometriozis hastaların büyük kısmı çocuk sahibi olamama nedeni ile doktora müracaat ederler.Endometriozis hastalarında en sık karşılaşılan şikayet adetlerin aşırı derecede ağrılı olmasıdır. Hastalığın seyri ve tedavisi hakkında öğrenmek istediğiniz her şeyi bu yazıda bulacaksınız.


Çikolata Kisti (Endometriozis)
Rahim (uterus) içerisinde yer alan; her ay gebeliğe ev sahipliği yapacak şekilde hazırlanan ve gebelik olmadığı zaman yeterli hormon desteğinden yoksun kalması nedeniyle adet (menstruasyon) kanaması halinde dökülen özel hücre tabakası “endometrium” olarak adlandırılmaktadır. Bu hücre tabakası vücutta sadece rahim içerisinde yer almaktadır. Bu hücrelerin vücutta rahim dışında başka bir alanda yer alması “endometriozis” hastalığı olarak adlandırılır. Bu durum en sık olarak yumurtalıklarda, rahim arkası boşlukta (Douglas boşluğu), vajen ile barsağın son bölümü arasında, barsakların yüzeyinde, tüplerin üzerinde veya çevresinde, rahmi tutan bağların ve mesanenin üzerinde veya karın zarı yüzeylerinde, cerrahi yaralarda, dikişli doğum esnasında açılan kesilerde, çok nadir olarak da göbek deliği ,burun zarı gibi uzak organlarda görülür. En sık görüldüğü yer %75 oranıyla yumurtalıklardır.

Rahim iç tabakası adet döngüsünün seyrinde her ay kalınlaşan ve belli bir süre sonucunda kanamasıyla vücut dışına atılan bir dokudur. Rahim iç tabakası rahim yüzeyi dışında bir yere yerleştiğinde yine adet döngüsüyle birlikte kalınlaşma gerçekleşir ve yine kanamayla bu doku uzaklaştırılmaya çalışılır. Endometriozis hastalığının yerleştiği dokular vajinayla dış ortama açılan rahimin aksine kapalı sistemlerdir ve kanama bu kapalı sitemin içine (genellikle karın boşluğuna olur veya yumurtalık dokusu içine olur ki bu ilerleyen süre içinde burada endometrioma diğer adıyla çikolata kisti adı verilen yumurtalık kistlerine neden olur.) olur. Bu oluşan iç kanamalar iç bölgelerde yapışıklıklara neden olur ve buna bağlı belirtiler meydana gelir. Bu iç kanama miktarı çok az miktarda oluştuğundan hayati tehlike taşımaz.

Kimlerde sık görülür?

Endometriozis üreme çağındaki kadınların hastalığı olarak kabul edilir. Hiç şikayeti olmayan ve başka bir nedenle değerlendirilen bir kadında saptanabilir. Tüm kadınların %3-5′inde, çocuk sahibi olmakta güçlük çeken çiftlerin %40′ında saptanmaktadır. Birinci derece akrabalarından birinde endometriozis saptanmış bir kadında hastalığın görülme olasılığı yaklaşık 7 kat daha fazladır. Endometriozis çok nadir olarak menopozdaki kadınlardan ve çok geç hastalarında görülmektedir. Hatta literatürde erkelerde de görülebildiği bildirilmiştir.

Neden oluşur?

Hangi faktörlere sebep olduğu tam olarak bilinmemektedir. Nedeni açıklamaya yönelik çeşitli teoriler öne sürülmektedir. En fazla kabul gören iki görüş genetik olarak yatkınlığı bulunan kadınlarda, karın içerisinde yer alan belirli yüzeylerde veya dokularda hücrelerin yapısal değişikliği uğraması ve rahim iç tabakası gibi davranmasıdır; diğer ise rahim iç tabakasının (endometrium) fallop tüplerinden karın içine taşınmasıyla oluşur ki bu teoriye retrograd mesturasyon teorisi denir. (olabilmesi daha mümkün ve mantıklı olan teoridir.)

Nasıl belirti verir?

Endometriozis hastalarında en sık karşılaşılan şikayet adetlerin aşırı derecede ağrılı olmasıdır. Ağrının şiddetinde giderek artan bir düzen izlenir. Ağrının nedeni endometriozis odaklarında salgılanan prostoglandin adı verilen bazı maddelerin etkisiyle rahimde ortaya çıkan kasılmalardır. Ancak ağrının şiddeti ile hastalığın derecesi arasında bir ilişki yoktur. Hafif derecede bir endometriozis şiddeti ağrılara neden olabileceği gibi ileri derecede bir endometriozis olgusunda çok hafif adet sancısı görülebilir hatta hiç bir ağrı olmayabilir. Bununla beraber sancıların daha erken başlaması ve daha uzun sürmesi hastalığın evresinin ilerlediğine işaret edebilir. Ağrı tipik olarak adetten birkaç gün önce başlar ve adet kanaması ile birlikte en üst düzeye ulaşır ve kanama boyunca devam eder. Hatta zaman zaman bu ağrılar ağrı kesici ilaçlara cevap vermeyebilir. Adet sancısı dışında endometriozisde kronik kasık ağrıları ve bel ağrıları da olabilir. Bu ağrılar bacaklara doğru da yayılım gösterebilir.

Endometriozis, cinsel ilişki sırasında ağrıya neden olabilir. Bu duruma endometriozis hastaların çoğunda kanama bozukluğuna rastlanmaz. Ancak adet öncesi görülen kahverengi lekelenme şeklinde kanamalar endometriozis için tipiktir.

Endometriozis hastaların büyük kısmı çocuk sahibi olamama nedeni ile doktora müracaat ederler. Genel olarak kısırlık şikayeti bulunan kadınların yaklaşık %10-20 sinde değişik düzeylerde endometriozis bulunmaktadır. Endometriozis ve kısırlık arasındaki ilişki tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Özellikle hafif ve orta derecede endometriozisin kısırlığa neden olup olmadığı tartışmalıdır. Bununla beraber en sık kabul gören teori endometriozisin pelvis boşluğu içinde bir tür inflamasyona neden olarak bazı maddelerin salınımına yol açtığı ve bu maddelerin ve follikül ve yumurta gelişimi üzerinde olumsuz etkilerin olduğudur. Karın zarında salgılanan bu maddelerin yumurta ve sperm bilerleşmesi, tubal fonksiyon ve hatta döllenmiş yumurtanın endometriuma implante olması üzerinde de olumsuz etkilerinin olabileceği ileri sürülmektedir. Bir başka düşünceye göre ise hafif derecede endometriozis kısırlığa neden olmamaktadır. Bu hastalarda kısırlığın ana nedeni kötü sperm kalitesi ovülasyon bozukluğu gibi bilinen başka bir patoloji ya da açıklanamayan infertilite (kısırlık) olgularında olduğu gibi bilinmeyen nedenleridir. Endometriozis sadece tabloya eşlik eden ek bir patolojidir.

Öte yandan şiddetli endometriozis kısırlığın bilinen bir nedenidir. Ortaya çıkan yapışıklıklar ve anatomik bozukluklar üreme sisteminin normal fonksiyonunu bozarak fertilizasyon problemlerine neden olurlar. Yapışıklık olmasa bile çikolata kistleri normal ovülasyonu bozarak kısırlığa yol açabilir.

Neden çikolata kisti: Birikmiş kan kalıntılarının rengi zaman geçtikçe kırmızıdan kahverengine ve siyaha doğru değişim gösterir. Endometrioma yumurtalık dokusu içinde bu eski kanın birikmesiyle oluşur ve bu kistin içinde bulunan görünüm olarak sıvın çikolatayı andırır.

Endometriozis ile birlikte görünebilen yakınma ve bulgular

Kronik pelvik ağrı
Adetlerin sancılı olması (dismenore)
Kısırlık
Dış gebelik
Ağrılı cinsel ilişki (disparonia)
Bel ağrısı
Sırt ağrısı
Bacaklarda ağrı
Bulantı-kusma
Karın ağrısı
Kabızklık ya da ishal
Makata vuran ağrı
Kanlı dışkı
Makadi kanama
Kuyruk sokumuna doğru ağrı
İdrarda kan
İdrar yaparken yanma
Yan ağrısı
Sık idrara çıkma
Adet kanamasıyla eş zamanlı burun kanamaları ya da vücudun çeşitli yerlerinde kanama ve morarmalar.

Nasıl tanı konur ?

Endometriozisin tanısı lezyonların direk olarak görülmesi ve patolojik olarak incelenmesi ile konur. Yani kesin tanı için cerrahi şarttır. Öyküde endometriozisden kuşku duyulan hastalarda kısırlık problemi de varsa mutlaka tanısal laparoskopi yapılmalıdır. Laparoskopi sırasında karın zarı, rahim, douglas boşluğu, tüpler gibi tüm pelvis içi oluşumlar gözlenerek küçük endometriozis odaklarının varlığı araştırılırken şiddetli olgularda yapışıklıklar izlenir.

Endometriozis tanısında en önemli tanısal testlerin başında ultrasonografi gelir. Ancak ultrasonografi yumurtalıklarda yerleşmiş çikolata kistlerinin tanınmasında yararlıyken pelvik endometriozis hakkında bilgi vermede yetersizdir. Yumurtalık içinde derinde yerleşmiş endometriomalar laparoskopide gözden kaçabilir ancak bu kitleler dikkatli bir ultrasonografik inceleme ile kolaylıkla fark edilebilir.

Ultrasonografi incelemesinde endometriomalardan kuşku duyulan olgularda kanda Ca-125 adı verilen bir markerın bakılması sonucu tanının desteklenmesi açısından önemlidir. Yumurtalıktan köken alan bazı kanserlerde salgılanan bu tümör belirteci endometriozis varlığında da artmaktadır ancak kan düzeyi habis hastalıklarda olduğu kadar yükselmemektedir.

Evreleri

Endometriozis hastalığının yerleştiği bölge, yayılımı, derinliği ve büyüklüğüne göre evrelendirilir. Evre 1 minimal hastalığı, evre 2 hafif, evre 3 orta ve evre 4 ise şiddetli endometriozisi ifade eder. Hastalığın evresi ile yarattığı şikayetler arasında direkt bağlantı yoktur.

Nasıl tedavi edilir?

Endometriozisin kesin kalıcı tedavisi yoktur. Uygulanan tedavilerin amacı ağrıyı gidermek ve kısırlığı ortadan kaldırmaktır. Bu amaçla tıbbi ve cerrahi tedaviler uygulanabilir. Tıbbi tedaviler endometriozisin östrojene bağımlı bir hastalık olması prensibine dayanır. Hamilelik ve menopoz endometriozis oluşumunu engelleyen iki doğal durumdur. Hormonal tedavilerde amaç bu iki doğal durumu taklit etmektir. Her iki durumda da endometrium üzerindeki östrojen etkisi ortadan kalkacağından yanlış yerde yerleşmiş olan endometrial dokunun da baskılanması beklenir.

Gebelikte görülen hormonal durumu taklit etmek için doğum kontrol hapları kullanılırken, menepozu taklit etmek amacıyla danazol ya da GnRH analoğu adı verilen ilaçlar kullanılmaktadır. 3-6 ay süren bu tedavide kan östrojen düzeyi doğal menopozda olduğu gibi düşük seviyelere inmektedir. Genellikle ayda bir kez yapılan enjeksiyonlar şeklinde uygulanan GnRH analog tedavisi oldukça pahalı bir tedavi şeklidir. GnRH anaolgları uzun süreli kullanımda kemik erimesi, ateş basması gibi menopoz sonrası görülen yakınmalara neden olabileceğinden östrojen içeren ilaçlar ile birlikte verilebilir. Add-back tedavi adı verilen bu durun tezat gibi görülebilir. Ancak amaç kan östrojen düzeyini endometriozisi baskılayacak kadar düşük ve kemik erimesine neden olmayacak kadar yüksek bir aralıkta tutmaktır.

Yapılan çalışmalar endometriozisde uygulanan tıbbi tedavilerin ağrıyı gidermede etkili olduğu ancak infertilite üzerinde olumlu bir etkisinin olmadığının göstermektedir. Bu nedenle kısırlık nedeni ile başvuran hastalarda tıbbi tedavi önerilmez.

Şiddetli endometriozis olgularında tercih edilmesi gereken tedavi yaklaşımı cerrahidir. Özellikle laparoskopik cerrahi tekniklerde yaşanan gelişmeler bu hastaların etkili bir şeklide tedavi edilmelerine olanak sağlamaktadır. Örneğin; çikolata kisti çıkartılan hastaların %50′si 6 ay içinde tedaviye gerek kalmadan hamile kalmaktadır. Anatomik düzenin yeniden sağlanması hem ağrının giderilmesinde hem de üreme potansiyelinin arttırılmasında son derece önemlidir.

Yardımcı üreme teknikleri:

Kısırlık nedeniyle tedavi edilen bir kadın cerrahi sonrası 6 ay içinde kendiliğinde hamile kalamamış ise bir sonraki seçenek yardımcı üreme teknikleridir. Eğer tüpler açık ise aşılama denenebilir. Aşılamanın da başarısız olduğu durumlarda ise son alternatif tüp bebek uygulanmadır. Bu grup hastalarda özellikle büyük çikolata kisti çıkarılmış ise yumurtalıkların rezervinde bir azalma beklenebilir. Ayrıca bilinmeyen bazı nedenlerden dolayı bu endometriozis olgularında döllenme oranlarında düşüklük görülebilmektedir.

Genital Tüberküloz Nedir

Genital tüberküloz genellikle sebebpsiz infertiliteler sonucu başvurulmasıyla teşhis edilir.Genital tüberkülozdan şüphelenilen vakalarda aile ve kişinin kendi öyküsü önemlidir. Daha önceden tüberküloz tanısı alıp almadığı, ailesi ve yakın çevresinde bu hastalığa sahip kişi olup olmadığı araştırılmalı ve detaylı bir fizik muayene yapılmalıdır. Bu konuda sizler için topladığımız bilgileri sunuyoruz.


Genital Tüberküloz Nedir
Tüberküloz yani verem bir zamanların en tehlikeli ve en ölümcül hastalığıydı. Günümüzde ise eskisi kadar yaygın olmasa bile hala daha özellikle ülkemizde yaygın olarak görülmekte olan bir hastalıktır.
Ancak geliştirilen antibiyotik ve aşılar sayesinde hem önlenebilen hem de tedavi edilebilen bir hastalıktır. Son 50 yılda tüberküloz tedavisindeki gelişmelere ve gelişmiş ülkelerde büyük ölçüde yok edilmiş olmasına karşın tüm dünyada bakıldığında önlenebilen ölüm sebepleri arasında 5. sıradadır.
Dünya Sağlık teşkilatı 1990 yılında tüm dünyada 2.910.000 kişinin bu hastalık nedeni ile hayatını kaybettiğini açıklamıştır. Çarpıcı olan bu ölüm vakalarının sadece 40.000′inin gelişmiş ülkelerde meydana gelmesidir.
Uzun süre belirti vermemesi nedeni ile ve ihmalkarlıklar sonucu ülkemizdeki tüberküloz görülme sıklığı tam olarak bilinmemekte, hastaların önemli bir kısmı saptanamamakta ve teşhis konulan hastalar yeterli düzeyde takip edilememektedir. Tüberküloz en sık solunum yollarını tutmaktadır. Bu hastaların %2-5 kadarında da genital tüberküloz saptanmaktadır.
Genital tüberküloz primer ve sekonder olarak ikiye ayrılır. Son derece nadir olan primer genital tüberkülozda mikroorganizmanın ilk enfeksiyon yarattığı alan genital organlardır. Vakaların %99′dan fazlası sekonder tüberkülozdur. Burada vücudun başka bir yerinde (genelde akciğerler) bulunan enfeksiyon kan yolu ile genital organlara yayılır (dessendan enfeksiyon).
Dış genital organların tüberkülozu son derece nadirdir. En sık endometrium ve adneksler (yumurtalıklar ve tüpler) tutulur.
Klinik
Genital tüberküloz vakalarında tüberküloz için tipik olan yorgunluk, kilo kaybı, gece terlemeleri, gece yükselen ateş çok nadir görülür. Genital tüberkülozlu hastalarda en sık başvuru sebebi infertilitedir. Hastalarda %25-50 oranında pelvik ağrı ve %10-40 oranında anormal kanama görülür. Endometriumda olan harabiyet nedeni ile zarlar birbirine yapışır (Asherman sendromu) ve bu durum hem infertiliteye hem de adet kanamasının azalmasına ya da olmamasına neden olur. Tüpler sıklıkla iki taraflı tutulur ve histerosapingografide (rahim filmi) görünümü tipiktir.
Tanı
Genital tüberkülozdan şüphelenilen vakalarda aile ve kişinin kendi öyküsü önemlidir. Daha önceden tüberküloz tanısı alıp almadığı, ailesi ve yakın çevresinde bu hastalığa sahip kişi olup olmadığı araştırılmalı ve detaylı bir fizik muayene yapılmalıdır. Tanıya yardımcı olması açısından akciğer grafisi çekilmeli ve PPD testi yapılmalıdır. İnfertilite nedeni ile müracaat etmiş hastalarda HSG çekilmeli, gerekli vakalarda endometrium biopsisi yapılmalıdır.
Tedavi
Genital tüberkülozun tedavisi tıbbidir. Ancak gelişmiş olan infertilite vakalarında tedaviye yanıt çok iyi değildir. Sebat eden vakalarda cerrahi tedavi de uygulanabilir. Çocuk isteği olmayan kadınlarda rahim alınabilir. Genital tüberküloz tedavisi güç ve yüzgüldürücü olmayan bir hastalıktır.

Göğüslerden Neden Süt Gelir

Kadınlarda prolaktin yükseklikleri en sık olarak adet düzeni bozuklukları, göğüsten akıntı olması, gebe kalamamaya yol açabilmektedir. Bu nedenle prolaktin yani süt hormonu düzeylerinin normal sınırda olup olmadığı kontrol edilmelidir. Hormonun belli bir düzeyde olması faydalıyken artması istenmeyen sonuçlar doğurabilmekte.


Prolaktin hormonu nedir?

Göğüslerden Neden Süt Gelir
Prolaktinin dilimizdeki karşılığı “süt hormonu”dur. Yapı olarak “şeker ve protein moleküllerinden oluşur. Prolaktin hormonu belirli düzeylerde kadın üreme organlarının gelişimi ve fonksiyonu için gereklidir.

Prolaktin hormonu nereden salınır?
Bu hormon beynimizin hipofiz denilen kısmındaki bazı hücrelerce üretilir ve kana karışır. İnsan vücudunda pek çok hormon gibi, bir yapım-salınım-yıkım dengesi vardır. Yine beynimizin hipotalamus denilen kısmından salgılanan Dopamin adı verilen bir başka hormon prolaktinin salınımın dengeler. Öyle ki, dopaminin azlığında prolaktin salgısı artar.

Prolaktin (süt hormonu) düzeylerini neler yükseltir?

Normal kadın, erkek ve çocukta prolaktin düzeyleri genellikle 25 ng/ml’nin altındadır.

Prolaktin (Süt hormonu) yüksekliğine yol açan durumlar
Prolaktin yüksekliğinin belirtileri nelerdir?
Prolaktin yüksekliğine sebep olan esas hastalığa bağlı belirtiler
Prolaktin yükseklikleri nelere yol açar?

Kadınlarda prolaktin yükseklikleri en sık olarak adet düzeni bozuklukları, göğüsten akıntı olması, gebe kalamamaya yol açabilir.

Prolaktin yüksekliğinin tanısı nasıl konur?

Prolaktin yüksekliği tanısı genellikle adet düzensizlikleri, göğüsten akıntı gelmesi, gebe kalamama yakınmaları ile başvurulduğunda yapılan bir kan testi ile kandaki prolaktin düzeyinin ölçülmesi ile konur.

Ancak testin yapılmasının bazı şartları vardır.
Değerli Misafirimiz, Bu konuya ait diğer resimleri görebilmek için ÜYE OLUNUZ
Testten önce birkaç gün süreyle cinsel ilişkide bulunmamalı,
Test öncesi birkaç gün meme uyarımından kaçınılmalı,
Açlık tokluk testi etkilememektedir.
Uyku düzeninden etkilenme olasıdır.

Prolaktin düzeyi, değişik laboratuarlarda farklı yöntemlerle ölçüldüğünden normalin değerlendirilmesi, o laboratuarın o bölgeden elde ettiği ortalamalara göre yapılmalıdır. Bir test tipinde “20 birim” normal değeri gösterirken, bir başka laboratuar ve testte üst sınır 600 birim olarak bildirilebilir.

Hafifçe yükseklik olması durumunda ideali, cinsel ilişkiden ve meme uyarımından kaçınılması ve sabah saatlerinde yeniden test yapılmasıdır.

Testin düşük düzeyde yüksekliklerinde hipofiz bezini gösteren tek bir röntgen filmi yeterlidir. Bu film sonucu şüphe olursa veya hormon düzeyi çok yüksekse hekiminiz sizden tomografi gibi daha ileri bir tetkik isteyecek, gerekirse Beyin Cerrahisi Uzmanına gönderecektir.

Prolaktin yüksekliği kısırlığa yol açar mı?

Kısırlık sebeplerinden birisi de prolaktin hormonu yüksekliğidir. Ancak bundan her prolaktin yüksekliği olanın çocuğu olmaz anlamı çıkartılamaz. Tedavisiz dahi gebelik oluşabilmektedir. Ayrıca prolaktin hormonu yüksekliği, ilaç tedavisine iyi yanıt verebilmektedir.

Prolaktin yüksekliği nasıl tedavi edilir?

Esas hastalığın tedavi edilmesi. Prolaktini yükselten sebepler bulunabilirse öncelikle o hastalık tedavi edilir.

Prolaktin yüksekliğinde kullanabilecek ilaçlar “bromokriptin” veya “lisurid” adı verilen ilaçlardır. Bu ilaç vücutta prolaktin karşıtı etki yaparak yakınmaları düzeltebilir.

Endometriyum (Rahim) Kanseri

Eğer menopozda iseniz, kanama, lekelenme veya kanlı ya da beyaz akıntınız oluşursa derhal doktora başvurun. Bu belirtiler hiperplazi veya bazı diğer durumlarda da görülebilse de kanser riskinide göz ardı etmemelisiniz. Ayrıca alt karında kitle hissi, kilo kaybı gibi sorunlarda hastalığın ileriki evrelerinin bulguları olmaktadır. Bu yazımızla sizde risk gurubunda olup olmadığınızı öğrenin ve hastalık hakkında edinilmesi gereken bilgileri öğrenin.


Endometriyum (Rahim) Kanseri
Endometriyum kanseri; rahmin iç duvarını döşeyen dokudan gelişen kanser türünü oluşturuyor. Bu dokuya endometriyum adı veriliyor. Bir kadının adet döngüsünde (siklusunda) rahmin içini döşeyen doku değişiyor.
Endometriuyum, adet siklusunun başında, hamilelik oluşması durumunda gelişecek embriyonun beslenmesine hazırlık kapsamında kalınlaşıyor. Siklusun ortasında, eğer hamilelik oluşmamış ise hormon düzeylerinin değişmesiyle birlikte endometriyumun üst tabakaları ölmeye başlıyor. Siklusun sonunda bu ölü dokular dökülüyor ve adet kanaması oluşuyor. Bu siklus bir kadınınn hayatı boyunca menopoza kadar tekrarlayarak sürüyor.
Endometriyum kanserlerinin hemen tümü endometriyumun epitel hücrelerinden kaynaklanıyor. Endometriyum kanseri, kadın genital kanserleri arasında en sık görülen kanser türünü oluşturuyor. Rahim kanserlerinin yüzde 95’ten fazlası endometrium kanseridir. Çoğu endometriyal kanser olgusunda sebebin ne olduğu henüz bilinmiyor. Ancak çeşitli risk faktörlerinin bu hastalıkla ilişkili olduğu tespit edilmiş. Bu risk faktörüne sahip olmak, kadının o hastalığa kesin olarak yakalanacağı anlamına da gelmiyor.
Yumurtalıklar, normalde iki temel kadın hormonunun (östrojen ve progesteron) yapımını üstleniyorlar. Bu iki hormon arasındaki denge, düzenli adet kanamalarınıı oluşturuyor ve aynı zamanda endometriyumun sağlıklı kalmasını sağlıyor. Östrojen ve progesteron arasındaki bu dengenin östrojen lehine değişmesi, kadının endometriyum kanserine yakalanma riskini arttırıyor. İlk adetin erken yaşta görülmesi, geç menopoz, şişmanlık gibi endometriyum kanserine yakalanma riskini arttıran unsurlar temelde vücuttaki östrojen ve progesteron dengesinin bozulması ile doğrudan ilişkili.

Belirtileri Nelerdir?

Beklenmeyen kanama, lekelenme veya akıntı: Eğer menopozda iseniz, kanama, lekelenme veya kanlı ya da beyaz akıntınız oluşursa derhal doktora başvurun. Bu belirtiler hiperplazi veya bazı diğer durumlarda da görülebilse de durumunuz doktorunuz tarafından değerlendirilmeli.
Alt karında ağrı ve/veya kitle ve kilo kaybı: Bu belirtiler genellikle hastalığın ileri evrelerinde oluşuyor. Ancak doktora başvurmada gecikme, hastalığın daha da ilerlemesine, dolayısıyla tedavinin başarı şansının azalmasına yol açabiliyor.

Risk Faktörleri Nelerdir?

Erken yaşta ilk adet: İlk adetin 12 yaşından önce görülmesi rahmin östrojene maruz kalma süresini arttırdığı için endometriyum kanseri riskini yükseltiyor.
Geç menopoz: 50 yaşından sonra menopoza girmek de uzun sureli östrojen etkisi anlamına geleceğinden riski arttırıyor.
Yaşam boyunca adet kanamalarının görüldüğü toplam süre: Bu unsur yaşam boyunca maruz kalınan östrojen miktarını daha iyi ifade ettiğinden belki de adet kanamasının ilk başladığı yaş veya menopoz yaşından daha önemli. Örneğin bir kadının ilk adet yaşı erken olsa da erken menopoza girmiş ise toplam süre kısa olacağından düşük riskli sayılabiliyor.
Hiç gebe kalmamış veya doğum yapmamış olmak: Gebelikte hormonal denge progesteron lehine değişiyor. Bu yüzden hiç gebe kalmamış kadınlar birçok gebelik geçirmiş kadınlara göre daha fazla risk altındalar.
Obezite (aşırı şişmanlık): Östrojenin büyük kısmı yumurtalıklarda yapılıyor olmasına rağmen yağ dokusu bazı hormonları östrojene dönüştürebiliyor. Bu sebeple yağ dokusunun fazla olması, östrojen miktarını yükselterek endometriyum kanseri olasılığını artırıyor.
Östrojen replasman tedavisi: Östrojen replasman tedavisi menopozun etkilerini bertaraf etmek üzere kullanılıyor. Geçmişte progesteron olmadan yalnızca östrojenden yararlanılıyordu. Bu kullanımın endometriyum kanseri gelişme riskini önemli oranda artırdığı gösterildi. Östrojen yanında progesterondan da yararlanıldığında ise aksine riskin azaldığı görüldü. Ancak son araştırmalar iki hormonun birlikte kullanılmasıyla meme kanseri ve damarlarda pıhtı oluşma risklerinin arttığını ortaya koyuyor. Bu nedenle östrojen replasman tedavisinin olumlu ve olumsuz yönlerini doktorunuzla tartışın. Eğer tedavi olmayı seçerseniz yıllık kontrollerinizi ihmal etmeyin. Beklenmeyen kanama veya akıntınız olursa derhal doktora başvurun.
Hayvansal yağdan zengin beslenme: Bu beslenme tarzı ile endometriyum kanseri de dahil olmak üzere bazı kanserlerin gelişme riski arasında ilişki saptanmış. Yağlı besinler aynı zamanda yüksek kalorili olduklarından şişmanlık yoluyla endometriyum kanseri riskini artırabiliyor.
Diyabet (şeker hastalığı): Diyabete şişman insanlarda daha sık rastlanıyor. Endometriyum kanserine diyabetli kişilerde daha sık rastlama nedeni de bu olabilir.
Yaş: Artan yaş ile birlikte risk de artıyor. Endometriyum kanserlerinin yüzde 95’i 40 yaş ve üzerindeki kadınlarda görülüyor.
Aile hikayesi: Endometriyum kanseri bazen belli tipteki kalın bağırsak kanserleri ile genetik olarak ilişkili. Ailesinde birden fazla endometriyum veya kalın bağırsak kanseri tanısı almış kadınlar kalıtsal olarak riskli olabiliyor. Genetik testler sayesinde sizin veya ailenizdeki bireylerin risk oranı saptanabiliyor.
Meme veya yumurtalık kanseri: Bu kanserleri geçirmiş olan kadınlarda endometriyal kanser riski artıyor. Meme ve yumurtalik kanserleri için önemli olan bazı risk faktörleri endometriyum kanseri için de gecerli.

Erken Tanı İçin Neler Yapmalıyım?

Endometriyum kanseri için yüksek riskli olan küçük bir grup kadın dışında, bu kanserin erken tanısında kullanılabilecek test mevcut değil. Kadınlar PAP testinin de yapıldığı düzenli jinekolojik muayenelerini aksatmamalı. PAP testi ile bazı jinekolojik kanserlerin tanısı erken evrede konabilse de, endometriyum kanserlerinin çoğunluğunda tani PAP testi ile konulamıyor.
PAP testi, rahim ağzı kanserinin erken tanısında büyük önem taşıyor. Bu nedenle tüm kadınlar aktif cinsel yaşamdan 3 yıl sonra düzenli PAP testinden yararlanmalı. Endometriyum kanseri için yüksek risk taşıyan kadınlar erken tanı yöntemine başvurmalı.
Eğer belli bir tip kalın bağırsak kanseri (herediter nonpolipozis kolon kanseri) tanısı almış veya bu kanser için risk grubundaysanız, doktorunuza başvurun ve 35 yaşından başlayarak yıllık endometriyal biyopsi alınması ile erken tanı konusunda bilgi alın.

Tanı Nasıl Konuluyor?

Çoğu zaman, bu kanserin belirti ile bulgularına duyarlı olmak ve zaman geçirmeksizin doktora başvurmak, hastalığın erken evrede teşhis edilmesi için yeterli oluyor. Erken teşhis, kanserin başarı ile tedavi edilme şansını arttırıyor. Ancak bazı durumlarda belirtiler oluşmadan dahi hastalık geç evreye ulaşabiliyor.
Kanser şüphesi olduğunda şu yöntemlerden yararlanılıyor:
Doktor öncelikle hastanın belirtileri, risk faktörleri ve ailesinin tıbbi öyküsü konusunda sorular soruyor, ayrıca fizik ve jinekolojik muayene yapıyor. Endometriyum kanserinden şüphelenildiği takdirde hasta, kadın kanserleri konusunda uzmanlaşmış olan bir bir doktor, yani ” jinekolog onkolog” tarafından görülmeli. Endometriyal hiperplazi (dokuda kalınlaşma) veya endometriyum kanseri tanısı koyabilmek için mikroskop altında incelemek üzere doku alınması gerekiyor. Bu doku endometriyal biyopsi veya dilatasyon ve kürtaj ile alınabiliyor.
Biyopside, rahim ağzından rahim boşluğuna doğru ilerletilen çok ince ve yumuşak plastik bir tüp yardımıyla doku örneklemesi yapılıyor. Bu tüp kullanılarak negatif basınç yöntemi ile az miktarda endometriyum dokusu elde ediliyor. Negatif basınç uygulanan süre genellikle bir dakikayı aşmıyor. Hissedilen ağrı şiddetli adet sancısına benziyor. İşlemden bir saat önce bazı ilaçlar alınmasının ağrıya faydası olabiliyor.
Dilatasyon ve kürtaj: Eğer biyopsi ile yeterli doku alınamaz ise veya hastanın kanser olup olmadığıı konusunda karara varılamıyor ise dilatasyon ve kürtaj yapılmalı. Bunu yapabilmek için rahim ağzı genişletiliyor ve özel bir alet yardımıyla rahmin içini döşeyen dokudan kazınarak örnek alınıyor. Işlem için genel anestezi veya hastanın uyumasına yardımcı olacak ilaç gerekebiliyor. Pek çok kadın işlemden sonraki dönemde rahatsızlık duymuyor.
Dokunun incelenmesi: Elde edilen doku mikroskop altında incelenerek, kanser hücresi içerip içermediğine bakılıyor. Eğer kanser bulunursa, hücreler dikkatle incelenerek, kanser gradlandırılıyor (derecelendiriliyor). Hücrelerin büyük çoğunluğu normal hücreye benziyorsa bu grad 1’ dir. Hücrelerin yarısından fazlası normal hücreye benzemiyorsa buna grad 3 deniyor. Ikisi arasında kalan tümörler ise grad 2 olarak adlandırılıyor. Gradlama, düşük gradlı hastalarda hastalığın ileri evre olma veya nüksetme olasılığı daha az olduğu bilgisini verdiği için önemli. Doku progesteron reseptörleri (hücrede progesteronu bağlayan yapılar) varlığı yönünden de incelenebiliyor. Progesteron reseptörü içeren tümörler daha yavaş seyirli ve daha az yayılımcı özellik sergiliyor. Bu nedenle varlıkları hastanın geleceği için daha olumludur.
Diğer testler: Kanserin tanısı için kullanılan diğer testler arasında ultrason ve rahmin içine steril serum fizyolojik verilerek yapılan ultrason (sonohisterogram) yer alıyor. Tanı konduktan sonra gelecek basamağı rahmin cerrahi olarak çıkarılması oluşturuyor. Ancak bunun öncesinde kanserin yayılıp yayılmadığını belirlemeye yardımcı testler yapılıyor. Bu testler çeşitli kan testleri ve radyolojik testlerdir.
CA 125 kan testi: CA 125 bir çok endometriyum ve yumurtalık kanseri tarafından kana salgılanan bir madde. CA 125’ in kanda çok yüksek düzeyde olması kanserin büyük olasılıkla rahim dışına da yayıldığına işaret ediyor.
Radyolojik testler: Bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans (MR), intravenoz pyelografi (IVP) ve akciğer grafisi gerekli olabiliyor. Bu testlerden herhangi biri yapıldığında da sonucun nasıl yorumlanacağını doktorunuza sormanız gerekiyor.

Nasıl Tedavi Ediliyor?

Test sonuçlarını incelendikten sonra, doktor hastasına bir veya daha fazla tedavi seçeneği sunuyor. Tedavi seçimi kanserin tipine ve evresine bağlı olarak değişiyor. Yaş, genel sağlık durumu, bireysel fikirler ve çocuk sahibi olma planları gibi faktörler de tedavi seçimini etkiliyor. Karar verilmeden önce, doktor tedavinin tüm risk ve yan etkileri hastaya detaylı bir şekilde aktarıyor.
Endometriyum kanseri için 4 temel tedavi şekli mevcut: cerrahi, radyasyon tedavisi, hormonal tedavi ve kemoterapi. Bazen bu tedavi tiplerinden ikisi veya daha fazlası birarada kullanılıyor.
Cerrahi: Endometriyum kanseri tedavisinde çeşitli ameliyatlar yapılabiliyor. Ameliyat çeşidi kanserin evresi, tipi ve “grad”ına bağlı olarak seçiliyor. Ayrıca hastanın genel sağlık durumu ve yaşı da değerlendirmeye alınıyor. Bazı durumlarda ameliyatın şekli yapılmış olan testlerin sonucuna göre önceden belirlenebiliyor. Bazı durumlarda ise cerrah ameliyata olası seçeneklerle başlıyor. Bu seçeneklerden hangisi ile ameliyata devam edeceğine ise ameliyata başladıktan sonraki bulguları ile karar veriyor. Aşağıda yapılabilecek bazı ameliyat çesitleri mevcut:
Komplet histerektomi (rahmin tümüyle çıkarılması): Bu ameliyat ile rahim, rahim ağzı, yumurtalıklar ve tüplerle birlikte çıkarılıyor. Genellikle ameliyat karından yapılan kesiyle gerçekleştiriliyor. Ameliyat vajenden yapılabilse de bu yaklaşımla batın içi iyi değerlendirilemeyeceğinden bu yöntem uygun olmayabiliyor. Lenf nodları (düğümleri) da ya karına yapılan kesi veya laparoskopi denen küçük teleskop benzeri bir alet yardımıyla çıkarılabiliyor. Eğer ameliyat karından yapılırsa hastanede kalış süresi 3-5 gün sürüyor, tam iyileşme ise 4-6 haftayı buluyor. Ameliyat vajenden yapılırsa yatış süresi 1-2 gün, iyileşme süresi 2-3 haftayı buluyor.
Radikal histerektomi: Bu ameliyattta rahim, etrafındaki dokular ve vajenin üst kısmıyla birlikte çıkarılıyor.Tümör rahmin ağzına veya çevredeki dokulara yayılmış ise bu ameliyat yapılıyor. Ameliyatı vajenden yapmak mümkünse de çoğu zaman karından gerçekleştiriliyor. Hastanede kalış süresi ortalama 7 gün sürüyor. Rahim alındığı için bu ameliyattan sonra hamile kalmak mümkün olmuyor. Nadiren oluşsa da; fazla kanama, yara enfeksiyonu ve çevre organlara zarar verme gibi komplikasyonlar gelişiyor.
Lenf nodu (düğümü) çıkarılması (disseksiyonu): Bu ameliyat ile alt batın ve kalpten vücuda kan taşıyan ana damar etrafındaki lenf nodları kanser hücresi taşıyıp taşımadıklarını incelemek için çıkarılıyor. Ameliyat genellikle diğer ameliyatlar için kullanılan aynı karın kesisinden gerçekleştiriliyor. Eğer rahim vajinadan çıkarılmış ise bu lenf nodları aşağıda belirtilen yöntem ile çıkarılabiliyor.
Laparoskopik lenf nodu çıkarılması: Bu yöntemle karından yapılan küçük kesilerden sokulan ince borular ile batın ve alt batının içi inceleniyor. Borulardan sokulan ince aletler ile lenf nodları çıkarılıyor. Bu yöntem hastanın iyileşme süresini kısaltıyor. Yöntemin endometriyal kanserin alışılagelmiş tedavisi olan açık cerrahi kadar etkin olup olmadığına dair çalışmalar sürüyor. Günümüzde pek çok doktor bu metodun başarısına inanarak yöntemi hastalarına öneriyor
Radyasyon tedavisi: Radyasyon tedavisi yüksek enerjili ışınlarla kanser hücrelerini öldürme veya küçültme metodudur. Radyasyon vücudun dışından (eksternal radyasyon) veya tümörün yakınına yerleştirilen radyoaktif maddelerden (brakiterapi ile ) uygulanabiliyor. Bazı durumlarda her iki metottan birlikte yararlanılıyor. Sadece vajenin üst üçte bir kısmını tedavi etmek gerektiği durumlarda vajen yoluyla o bölgeye radyoaktif madde yerleştirirliyor. Bu yöntemle rektum (bağırsağın alt kısmı) ve mesane gibi komşu organlara zarar riski azdır. Eğer ameliyat sırasında test edilen batın içi sıvıda kanser hücreleri saptanırsa, ameliyat sonrası batin içine radyoaktif sıvı verilebiliyor. Bu durumda eksternal radyasyon tedaviye eklenmemeli. Eksternal radyasyon tedavisi için genellikle haftada 5 gün olmak üzere 4 veya 5 haftalik süre gerekiyor. Tedavinin her seansı yarım saatten az sürmesine rağmen tedaviye geliş gidişler zor ve yorucu olabiliyor. Eksternal radyasyonun yan etkilerinden herhangi biri oluşursa doktorunuzla görüşün, çünkü genellikle yardım edici çözüm bulunabiliyor.
Yan etikileri: Halsizlik, ciltte değişiklikler (kızarıklık, diğer renk değişiklikleri), ishal, idrar yapmada zorluk, vajinada cinsel ilişki sırasında ağrıya sebep olabilecek daralma, menopoz, pelvis kemiklerinde zayıflama.
Kemoterapi: Kemoterapi kanser hücrelerini yok etmek amacıyla kullanılıyor. Genellikle ilaçlar damar yoluyla veya ağızdan uygulanıyor. Kan dolaşımına karışan ilaçlar vücudun değişik dokularına yayılıyor. Kemoterapi yayılmış olan kanserin tedavisinde yararlı olan bir yöntem.
Hormonal tedavi: Progesteron gibi ilaçlar kanser hücrelerinin büyümesini yavaşlatmak için kullanılıyor. Bu ilaçlar genellikle ağızdan alınıyor. Birçok kadında tedavi gereği cerrahi olarak her iki yumurtalık çıkarılıyor veya radyasyon tedavisi sonucunda yumurtalıklar çalışmaz duruma geliyor. Bunun sonucunda da vücuttaki östrojen miktarı azalıyor ve kanser hücrelerinin büyümesi duruyor.
Nüks ederse: Nüks ettiğinde uygulanacak tedavi nüks etme yerine ve büyüklüğüne bağlı olarak değişiyor. Eğer kanser sadece alt batında nüks etmiş ise, radyasyon tedavisi başarılı olabiliyor. Nüks daha yaygınsa genellikle hormonal tedavi veya kemoterapi uygulanıyor. Yeni tedavi şekilleri için düzenlenen klinik çalışmalara katılmak da bir diğer seçeneği oluşturuyor.
Hastanın cerrahi tedavi olmasına engel tıbbi bir durum varsa, hormonal tedavi ile beraber veya yalnız başına radyasyon tedavisi uygulanabiliyor. Bu hastaların tedavideki başarı şansı cerrahi olan hastalar kadar iyi değil.

Erektil Disfonksiyon(Sertleşme Bozukluğu)

Erektil disfonksiyonun sebebi organik de olsa zaman içinde bu kişilerde psikolojik sorunlar eklendiğinden mutlaka psikolojik destek de verilerek rahatsızlığın çözümü sağlanmaya çalışılır. Kişinin yeterli bir ereksiyon sağlayamaması ya da cinsel etkinlik bitene dek bunu sürdürememesi erektil disfonksiyon olarak tanımlanır.

Erektil Disfonksiyon(Sertleşme Bozukluğu)
Sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde, yeterli bir ereksiyon sağlayamama ya da cinsel etkinlik bitene dek bunu sürdürememeye erektil disfonksiyon denir.

Erektil disfonksiyon tanımı 1992 yılında National Institutes of Health tarafından 6 ay süreyle herhangi bir cinsel etkinliği başlatmak veya sürdürmek için yeterli ereksiyonu sağlamada güçlük olarak tanımlanmıştır.

Ereksiyon bozukluğu farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Bazen cinsel yaşamın başından itibaren vardır, bazen de daha sonradan ortaya çıkabilir. Bazen yalnızca cinsel ilişki sırasında ereksiyon sorunu olabilirken masturbasyonda ereksiyon sorunu olmayabilir, bazen sabah ereksiyonu kaybolmazken bazen kaybolabilir. Bütün bunlar ereksiyon bozukluğunu tanımlamamızda önemli ipuçları verir.

Erektil disfonksiyonun ortaya çıkmasında ve sürmesinde çok sayıda etkenin iç içe olduğu ve karşılıklı olarak birbirlerini etkilediği bilinmektedir. Psikojenik ve organik nedenler çoğu kez iç içe olabilmekte ve ayırıcı tanıda zorluklar yaratabilmektedir

İkinci olarak sorgulanması gereken, saptanan cinsel işlev bozukluğunun yaygın mı yoksa durumsal olarak mı ortaya çıktığıdır. Saptanan erektil disfonkiyon her durumda, her zaman, her partnerle, her yerde ortaya çıkıyorsa bu cinsel işlev bozukluğunun yaygın nitelikte olduğunu düşündürür.

Bunun dışında akut olarak ortaya çıkması, partnere, cinsel etkinliğe, cinsiyete, zamana, mekana özgü olarak değişkenlik göstermesi cinsel birleşme dışında ereksiyonun yeterli olması da erektil disfonksiyonun daha çok durumsal olarak görüldüğünü, etyolojinin psikojenik olduğunu düşündürür.

Erektil disfonksiyon, birincil ve ikincil olarak ortaya çıkabilir. İkincil olarak, cinsel isteksizliğe, erken boşalmaya, partnerinin cinsel işlev bozukluğuna ve evlilik sorunlarına ikincil olarak ortaya çıkabilir. Partnerin cinsel işlev bozukluklarından en sık olarak vajinismusa ikincil olarak erektil disfonksiyon görülmektedir.

Sıklık

Görülme sıklığı tanımlamaya göre değişir. Ereksiyon bozukluğunun oluşma sıklığı, ereksiyonun derecesi , beklenen ereksiyon düzeyine göre sıklık tanımlaması değişebilir. Erkeklerdeki en önemli cinsel sorunlardan biridir ve yaşla birlikte ereksiyon sorunu daha sık olarak ortaya çıkmaktadır.

Tüm erişkin erkek popülasyonun %10-20’sinde görülmektedir, 40-70 yaşları arasındaki erkeklerde %52 oranında görülmektedir. Yani erektil disfonksiyonun görülme oranı yaşla birlikte artmaktadır.

Aslında erken boşalma sorunu daha fazla görülmesine rağmen cinsel işlev bozukluğuyla başvurma oranı açısından erektil disfonsiyon ilk sıradadır. Bunun sebebi de erektil disfonksiyonun cinsel birleşmeye engel teşkil etmesidir.

Nedenleri

Erektil disfonksiyonun nedenlerini organik ve psikojenik olarak ayırabiliriz.

Erektil disfonksiyonun organik nedenleri

-Damar hastalıkları en sık nedendir. Damarlarda daralmanın ilk belirtisi sertleşme sorunu olabilir.

-Sistemik hastalıklar, içinde en önemli sebep diabettir.

-Nörolojik hastalıklarda, erektil disfonksiyona neden olurlar. Bunlar , felç, beyin ve spinal tümörler, serebral enfeksiyonlar, Alzheimer hastalığı, temporal lob epilepsileri, multipl skleroz, Parkinson gibi hastalıklardır.

- İlaç kullanımı; santral sinir sistemini etkileyen ilaçlar erektil disfonksiyona neden olurlar.

- Alkol,madde, sigara kullanımı

Eğer ikincil olarak ve ileri yaşlarda ortaya çıkıyorsa organisite şüphesi mutlaka var olmalıdır. Klinisyen bu şüpheyi dışlamadan sorunu psikojenik kökenli bir sorun olarak kabul etmemelidir.

Erektil disfonksiyonun psikojenik nedenleri

Psikojenik erektil disfonksiyonun nedenlerini gelişimsel, etkileşimsel, psikiyatrik olmayan ve psikiyatrik nedenler olarak sınıflayabiliriz.

Erektil disfonksiyonun gelişimsel nedenleri;

Ereksiyon bozukluğunun gelişmesinde rol oynayan , cinsel bilgi eksikliği, yanlış bilgiler, cinsel mitler, yetiştiriliş biçimi, travmatik cinsel deneyimler, baskıcı aile ortamı, ensesti sayabiliriz.

-Cinsel bilgi eksikliği, toplum olarak eğitim düzeyi yüksek kişilerde bile cinsel eğitim yeterli değildir. Erektil disfonksiyonun ortaya çıkmasında rol oynayan en önemli faktörlerden biridir.

-Cinsel mitler, yalnızca eksik bilgi değil yanlış bilgiler de önemli bir rol oynamaktadır. Bazı cinsel mitler bu sorunun oluşmasında ve sürmesinde etkendir. Örnek olarak;

Erkek cinsel ilişkiyi her zaman ister ve buna her zaman hazırdır.
Başka şeylerde olduğu gibi cinsellikte de başarıya ulaşmak çok önemlidir.
Erkek cinsel ilişkinin sorumluluğunu üstlenmek ve yönetmek zorundadır.
Sevişme cinsel birleşme demektir, onun dışındakiler önemli değildir.
Sevişmek cinsel organda sertleşmeyi gerektirir.
Erkeğin penisinde sertleşmenin kaybı eşini çekici bulmadığı anlamına gelir.
-Yetiştiriliş biçimi;erektil disfonksiyon açısından önemli olan faktörlerden biri de geleneksel ve tutucu bir ortamda yetiştirilmiş olmaktır. Geleneksel ve tutucu ailelerde yetiştirilen çocuklarda cinsellik konularında hiçbir bilgi verilmediği gibi cinsellik “ayıp”, “günah”, “pis”, “kötü” olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla böyle ortamlarda yetiştirilen çocuklar ve gençler hem karşı cinsle ilişkiler hem de kendi cinsellikleriyle ilgili hiçbir deneyime sahip olmadan evlenmektedir.

İlk gece korkusunun nedenleri arasında , görücü usulü ve birbirini tanımadan evlenme, yeterli cinsel deneyimin olmaması ya da cinsel deneyimin yalnızca paralı ilişkilerden ibaret olması ayrıca halen bazı bölgelerde geçerli olan kanlı çarşaf gösterme geleneğinin devam etmesi sayılabilir.

2. Erektil Disfonksiyonun etkileşimsel nedenleri

-Çift ilişkisinin dinamikleri, öfke, dominans, statü, güven, yakınlık duygusu, cinsel çekim, cinsel roller önemli rol oynar. Sağlıklı bir cinsel ilişkinin gerçekleşmesi için, eşlerin birbirlerine cinsel arzularını ve duygularını rahatlıkla ifade edebilmeleri gerekir, Ereksiyon sorunu ortaya çıktıktan sonra eğer çiftin yakınlık duygusu ve ilişkide güven duygusu yoksa erkek sorunu eşiyle paylaşmakta zorluk çekmektedir ve erkeğin mahcup ya da rezil olma endişesiyle cinsel ilişkiden kaçınmasına neden olmaktadır. Sağlıklı bir cinsel ilişkinin gerçekleşmesi için, eşlerin birbirlerine cinsel arzularını ve duygularını rahatlıkla ifade edebilmeleri gerekir . Erektil disfonksiyon olan bir erkekte eşin anlayışı ve tedavide destekleyici rol oynaması önemlidir. Eşin sorun karşısındaki tepkisi, (örnek olarak; aşırı talepkar olma, hiç sorun yokmuş gibi davranma ya da öfkelenme gibi) erektil disfonksiyonun sürmesinde etkili olabilmektedir.

-Partnerin cinsel isteksizliği, partnerin depresyonda olması ya da ilaç kullanımına bağlı cinsel isteksizliği sorunun ortaya çıkmasında ve sürmesinde rol oynar

-İletişim sorunları, çatışmalar

-Evlilik dışı ilgi, aşk ya da ilişki, eşler arasında sevgi ve şefkatin ifade edilememesi ve eşlerden birinin evlilik dışı ilişkisi erektil disfonksiyonun ortaya çıkmasında rol oynar. Kadının evlilik dışı ilişkisinin ortaya çıkması ya da şüphesi erkekte rekabet duyguları sebebiyle performans anksiyetesine yol açabilir. Erkeğin evlilik dışı ilişkisinin bulunması ise kendi eşine karşı şuçluluk duyguları sebebiyle eşiyle birlikteyken erektil disfonksiyona, ya da yeni ilişkisinde kendini gösterme, ortaya koyma kaygıları sebebiyle performans anksiyetesine buna ikincil olarak da erektil disfonksiyona yol açabilir.

-Bağımlılıklar(pornografi izleme)

-Birden fazla cinsel sorunun olması, erektil disfonksiyonla birlikte erken boşalma, geç boşalma ya da cinsel isteksizlik olması. Bazen de hastanın eşinde bulunan bir cinsel işlev bozukluğu rol oynayabilir.

Erektil disfonksiyonun psikiyatrik olmayan nedenleri
-Yaşam dönemleri ve zorlukları(iş kaybı, göç, doğum, menopoz, gebelik vb. )

-Yaşlanma, yaşlanmayla birlikte ereksiyona ulaşma zamanı uzar, ereksiyon derecesi azalır, kuvvetli ejakülasyon kaybolur ve refraktor periyod uzar, ayrıca yaşlanmayla birlikte gece ereksiyonlarının sıklığı ve süresi azalır.

-Sağlıkla ilgili kaygılar

Erektil disfonksiyonun psikiyatrik nedenleri

Cinsel işlev bozukluklarının etyolojilerinde rol oynayan faktörlerden biri de bir başka psikiyatrik hastalığın olmasıdır. Özellikle, depresyon, anksiyete bozuklukları, alkol ya da madde bağımlılığı gibi sorunlar cinsel işlev bozukluklarına yol açabilmektedir Depresyon özellikle cinsel ilgi ve istek kaybına neden olurken, anksiyete bozuklukları ve alkol ya da madde bağımlılıkları uyarılma ve orgazm bozuklukları üzerinde daha etkili olmaktadırlar.

-Performans anksiyetesi, ortaya çıkan bir cinsel işlev bozukluğunun sürmesinin en önemli nedenlerinden biri anksiyeteye özellikle performans anksiyetesine bağlı olarak yapılan yanlış uygulamalardır. Daha ilişkinin ilk dakikalarında hatta bazen saatler öncesinde başlayan “sertleşme olacak mı?” gibi kaygılar sadece sorunun çözümünü engellemekle kalmazlar, giderek cinsel ilişkiden tamamen vazgeçilmesine bile yol açabilirler. Bazı durumlarda ise bu tür kaygılar kişilerin çok sık cinsel ilişki denemelerine girmelerine yol açmakta ve başarı odaklı bu girişimler doğal olarak olumsuz şekilde sonuçlanmaktadır

- Depresyon, depresyondaki kişinin genel olarak ilgileri azalmış, istek ve motivasyonu kaybolmuştur, depresyondaki kişi hiçbirşeyden zevk almaz, dolayısıyla cinselliğe karşı da ilgi ve isteği azalmıştır ve zevk alamaz.

-Anksiyete bozuklukları, özellikle obsesif kompulsif bozukluk hem sorunun ortaya çıkmasında, hem de sürmesinde rol oynar. Obsesif kişiler sevişmeyi çeşitli biçimlerde rütinleştirerek kontrol ederler. Sıklıkla haftanın belli günlerinde sevişme alışkanlıkları vardır, belirli bir düzen ve sıralama dahilinde sevişme alışkanlıkları gösterirler, sevişmeye geçmeden önceki dönemle başlayan ve çoğunlukla banyo yapmakla biten davranışlar zinciri değişmez bir sıra gösterir, sevişmede kontrolünü yitirme korkusuyla kendini bırakamama sık rastlanan bir sorundur, performans anksiyetesi de bu kişilerde daha sık görülür.

Tanı

Erektil disfonksiyon tanısı koyarken organik, psikojenik ayırımı yapmak gerekir.

Erektil Disfonksiyon Tanısı Koyarken Sorulması Gerekenler

Ereksiyon sorunu ilk cinsel aktiviteden itibaren mi mevcut, yoksa tetikleyici bir olay var mı sorusu birincil-ikincil ayrımını yapmayı sağlar.

Ereksiyon sorunu, yalnızca danışan bireyin partneri ile beraberliği sırasında mı oluşuyor, başka partnerle de oluşuyor mu, masturbasyonda ereksiyon sorunu oluyor mu soruları durumsal-total ayrımını sağlar.

Uygun zaman , uygun yer, uygun kişi koşullarının varlığında ereksiyon sorunu oluyor mu, ereksiyon sorunu yavaş yavaş mı yoksa aniden mi ortaya çıkmış, ereksiyon sorunu pozisyon değişikliğine bağlı olarak artıp azalıyor mu, ereksiyon sorununun ortaya çıkışının hemen öncesinde kullanılan bir ilaç ya da geçirilmiş bir operasyon var mı, sabah ereksiyonları oluyor mu, yetersiz uyarı , cinsel istek azlığı , orgazm bozuklukları, partnerde cinsel işlev bozukluğu, ilişki sorunları, eş reddi, eşcinsellik, sıklık uyumsuzluğu, fizyolojik değişiklikler (yaşlılık gibi) var mı sorgulanmalıdır.

Ereksiyon sorunu birincil bir sorunsa, total ise, yani hem cinsel ilişki hem masturbasyonda ortaya çıkıyorsa, yavaş yavaş ortaya çıkmışsa, pozisyon değişikliği ile artan azalan ereksiyon varsa, organik nedenler düşünülmelidir

Spontan ereksiyonlar oluyorsa, sabah ereksiyonları , masturbasyon sırasında ereksiyon , başka partnerle ereksiyon oluyorsa, organisite faktöründen uzaklaşılır

Tedavi

Erektil disfonksiyonun tedavisi nedene bağlı olarak değişmektedir . Eğer bedensel bir hastalık sözkonusuysa, herhangi bir psikiyatrik hastalığa bağlı ortaya çıkmışsa öncelikle bu hastalıklar tedavi edilmelidir. Eşle ilgili iletişim ve ilişki sorunlarına bağlı olarak ortaya çıkmışsa öncelikle evlilik terapisi uygulanmalıdır.

. Organik nedenler sözkonusu olduğunda, fosfodiesteraz tip 5 inhibitörleri , transuretral ilaç uygulaması, intrakavernöz enjeksiyon ve vakum cihazı tedavide kullanılmaktadır. Erektil disfonksiyonun sebebi organik de olsa zaman içinde bu kişilerde psikolojik sorunlar eklendiğinden mutlaka psikolojik destek de verilmelidir.

Psikojenik nedenler varsa cinsel terapi uygulanmaktadır., tedavi 1-4 ay sürmektedir, eğer partneri varsa partneriyle birlikte ortalama haftada bir olarak cinsel terapi uygulanmaktadır.

Erkeklerde Sertleşme Sorununun Sebepleri

Çocuklara hiç bilgi verilmemesi, cinsellikle ilgili her şeyin ‘ayıp ya da günah’ sayılması, bilgisizliğe ya da ‘yanlış mit’ dediğimiz aslı olmayan bilgilerin sunulması ileriki yaşamlarında bireylerin sorunlarının temel kaynağını oluşturmaktadır.


Erkeklerde Sertleşme Sorununun Sebepleri
Kişinin sosyal yaşamındaki bozulmalar ve yoğun stres, cinsel hayattaki konsantrasyonu engelliyor… Ancak psikolojik nedenli sertleşme bozukluğu terapiyle kısa sürede yok edilebiliyor…

Tıp dilinde ‘erektil disfonksiyon’ (ED) olarak adlandırılan sertleşme sorununun ortaya çıkmasında, organik nedenler kadar psikolojik faktörler de etkili. ED nedenlerinin yüzde 70’inin organik, yüzde 30’unun ise psikolojik olduğu belirtiliyor.

Kişinin sosyal yaşamındaki bozulmalar (mesleği, çevresi ve parasal durumu gibi), cinsellik üzerine konsantrasyonu engelliyor. Depresyon ve aşırı heyecan nedeniyle de her yaşta ED meydana gelebiliyor. Hamile bırakma ve AIDS gibi hastalıkları kapma korkusu, evlilik dışı ilişkilerin doğurduğu stres ve aşırı heyecan sertleşme bozukluğunun diğer önemli psikolojik nedenlerinden… Türk erkeklerine özgü bir neden ise cinsel bilgilerin yanlış veya eksik olması.

Sertleşme bozukluğunun nedenleri

Sertleşme bozukluğuna neden olan en önemli etken ise ‘stres’. ED, en çok stresli mesleklerde ya da aşırı çalışanları tehdit ediyor. ED’nin yaşam kalitesini etkiliyor, erkekte kendine güveni azaltıyor.

Sertleşme bozukluğunun psikolojik yönü nedir?

ED ile psikolojik faktörler iç içe. Cinsel birleşme çok fazla konsantrasyon gerektiriyor. İstek olması, karşıdaki partneri beğenip beğenmemek, ona karşı cinsel arzu duyup duymamak, kişinin o anki ruhsal durumu gibi bazı psikolojik faktörler o kişide bir sertleşme olup olmasında, cinsel aktiviteyi başlatma ve sürdürebilmesinde etkin rol oynar. Özellikle beğeni çok önemli. Her erkek her kadına cinsel arzu duymuyor. Uzun ilişkilerde partnere ilgi azalıyor.

Erkeği olumsuz etkileyen faktörler neler?

En yaygın etken cinsel bilginin yanlış ya da eksik olması. Çocuklara hiç bilgi verilmemesi, cinsellikle ilgili her şeyin ‘ayıp ya da günah’ sayılması, bilgisizliğe ya da ‘yanlış mit’ dediğimiz aslı olmayan bilgilere sahip olmasına neden oluyor. Ayrıca AIDS gibi bir hastalık kapma, daha önce geçirilen kalp krizini yeniden geçirme, reddedilme, ereksiyon probleminin tekrarlayacağı gibi korkular da psikolojik nedenler arasında. Bir kereye mahsus bu durumu yaşaması yorgunluğa, uykusuzluğa, stresli ya da alkol almış olmasına bağlıdır. Hastalık olarak değerlendirilmez.

Birleşmenin hemen öncesinde “sertleşme olacak mı?” kaygısı sorunun çözümünü engellemekle kalmıyor. Giderek erkeği cinsel ilişkiden vazgeçmeye, soğumaya, cinsel isteksizliğe kadar götürüyor. Stres, aşırı çalışma, depresyon gibi başka bir psikiyatrik hastalığın bulunması problemin ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Hafta içi performans kötü!

Depresyon ilesertleşme bozukluğunun ilişkisi nedir?

Sertleşme bozukluğuna bağlı depresyon gelişebiliyor. Ya da depresyona ve depresyon tedavisinde kullanılan antidepresanlara bağlısertleşme bozukluğu oluşabiliyor. Önce depresyon tedavi ediliyor. ED yapmayan ilaçlar kullanılıyor.

Stres ve aşırı çalışmanın rolü nedir?

Stresli mesleklerde çalışanlar risk altında. Bütün hastalar “Haftaiçi o kadar yorgun geliyoruz ki bir de onu yapacak halimiz kalmıyor” diyor. Cinsellik artık sadece tatilde, hafta sonunda yapılacak bir şey gibi görülmeye başladı. Hafta içi cinsel hayatları hiç yok, hafta sonu bir iki kez gibi. Hafta içi cinsellik kötü.

Sorun, terapiyle çözülüyor

Ekonomik kriz arttıkça insanlar daha fazla çalışmak zorunda kaldı. İnsanların ya iş saatleri uzun ya da ikinci bir işte çalışıyor. Çalıştıkça da hem onun stresi, hem çalışma saatlerinin uzun olması yorgunluğa, dolayısıyla cinselliğe ayrılan beyin gücü, zaman, beden enerjisi azalıyor. Günün içinde aklına bile getirmiyor.

Nedenin psikolojik olup olmadığı nasıl anlasılıyor?

Cinsel öykü alıyoruz, sorular soruyoruz. Örneğin şu soruları yöneltiyoruz: “Sertleşme cinsel etkinliğin başında mı oluyor? Oluştuktan sonra istek ve uyarılma devam ederken kayboluyor mu? Kaybolduğunda yeniden oluşuyor mu? Cinsel birleşmeye kadar ereksiyon sürüyor mu? Boşalma sırasında sertleşme oluyor mu? Sertleşme kayboluyorsa boşalma oluyor mu?
Eğersertleşme bozukluğu birdenbire başlıyorsa, zaman içinde değişkenlik gösteriyorsa -birkaç gün iyi, birkaç gün kötü gibi bunu öğreniyoruz. Süresi ya da tatil gibi farklı ortamlarda değişiklik oluyorsa bu önemli… Eğer sabah ereksiyonu varsa nedeni psikolojiktir, yoksa organik bir neden aranmalıdır.

Eşinin hangi tavırları etkiliyor?

Kadın ve erkekteki en büyük problemlerden biri cinsel organlarını tanımamaları. Kadın eşinin cinsel organına bakamıyor, dokunamıyor, tiksiniyor. Özellikle meniden tiksinme, rahatsız olma var. Bedenleri karşılıklı kabulleniş olmayınca erkek kendine güvenini yitiriyor. Erkek bunu kötü yaşıyor, kendini aşağılanmış hissediyor.

Terapide neler yapılıyor?

Terapide çiftleri birlikte alıyoruz. Sorunun çözülmesini hızlandırıyor, çiftlerin aralarındaki iletişimi arttırıyor. Öncelikle çiftlerin cinseliğini bir bedensel haz olarak yaşanması bunu sınav gibi görmemesi, cinsel ilişkiyi birleşme ve orgazmdan ibaret değil duyusal ve bedensel hazzın paylaşılması olarak görmesi için uğraşıyoruz. Kaç yıllık evli olursa olsunlar, cinsellikle ilgili hiçbir şey konuşmuyorlar. Eşine nelerden hoşlandığını ya da hoşlanmadığını söylemiyor, ön sevişmeye önem vermiyorlar. Kadın eşine yük olacağını, onun zamanını aldığını düşünüyor. Erkeksertleşmeme sorununu dünyası yıkılmışcasına yaşıyor. Kadına sorduğumuzda ise “Benim için o kadar önemli değil” diyor. Erkeği hem şaşırtıyor hem de rahatlatıyor bu cevap.

Sertleşmeyi artıran ev ödevleri!

Sertleşme sorunuyla gelen çiftlere bazı ev ödevleri veriliyor, bunlar;

• Birbirinize hoş davranın,
• Kavga etmeyin,
• Ayrı kalmanıza neden olacak uzun süreli seyahatlarden kaçının,
• Bir süre evde yatılı misafir kabul etmeyin,
• Birbirinize dokunun,
• İyi bir cinsellik için ereksiyon ve cinsel birleşmenin zorunlu olmadığını, ön sevişmenin önemli olduğu bilin,
• Çiftler temizliğe önem vermeli, ödevlerden önce her ikisi de duş alıp yatağa girmeli,
• Ev ortamının uygun olması şart.
• Bu aşamada kadınlara da pek çok görev düşüyor: Daha sabırlı ve anlayışlı olması, eşini aşağılamaması, terslememesi, alay etmemesi gibi… “Üzülme tekrar deneriz” gibi sakinleştirici bir rol oynaması lazım. Destekleyici, yanında yer alan bir rolü olmalı. Kadınların eşlerinin gözünde çekiciliklerini arttırması gerekli…

Erkeğisertleşme bozukluğuna iten yanlış bilgiler

1. Erkek cinsel ilişkiyi her zaman ister ve her zaman hazırdır; yanlış!
Bu inanış hem kadının, hem de erkeğin böyle bir beklentiye girmesine neden oluyor. Cinsel eylem, başarmak zorunda olunan sınav gibi görülüyor.

2. Erkek cinsel ilişkinin sorumluluğunu üstlenmek ve yönetmek zorundadır; yanlış!
‘İlişkiyi hep erkek başlatacak, idare edecek’ görüşü kadını pasif yapıyor. ‘Erkek aktif olmalı’ düşüncesi pek çok soruna neden oluyor… Kadın başlattığı zaman ‘kötü kadın’ gibi algılanıyor.

3. Sevişme cinsel birleşmedir, onun dışındakiler önemli değildir; yanlış!
Sevişmek mekanik bir şey değildir… Dokunmak, okşamak, öpücükler çok önemlidir.

4. Erkeğin penisi sertleştiğinde en yakın zamanda boşalmak zorundadır; bu da yanlış!
Birleşmeyi uzatmak, devam ettirmek, cinsel hazzı arttırmak gibi bir şey kabul edilmiyor. Ama gerçek olan bunlar.

5. Tüm cinsel yakınlaşmalar cinsel birleşmeyle sonuçlanmak zorundadır; yanlış!
Çiftler yakınlaşmaların sonucunda rahatlar, dokunmaların sonunda sarılarak uyumak da büyük mutluluk verebilir.

6. Erkekler bazı duygularını belli etmemelidir; doğru değil…

7. Sevişmek cinsel organda sertleşmeyi gerektirir; yanlış.
(Özellikle ED’de çok önemli. ED geliştikten sonra problemin sürmesinde çok etken.)

8. Erkeğin sertleşmemesi eşini çekici bulmadığı anlamına gelir; doğru değil…

9. Erkek ya da kadın sevişmeye “Hayır” diyemez; yanlış.

Bir neden de ‘kanlı çarşaf geleneği’

Anadolu’da hala yaygın olan ‘ilk gece kanlı çarşaf gösterme geleneği’ desertleşme bozukluğunun psikolojik nedenleri arasında önemli bir yere sahip. Çarşaf gösterme zorunluluğunun doğurduğu baskı, erkekte sertleşme sorunuyla sonuçlanabiliyor. Düğün telaşı, yorgunluğu, gerginliği altında çiftlerden cinsel birleşme beklenmesi, stresli bir ortamda üstelik kapıda akrabaların beklemesi erkekte isertleşme sorununa kadında ise vajinismusa (kasılma nedeniyle birleşememe) neden oluyor.

Astım Nedir

Özellikle kirli hava şartlarının getirisi olan astım hastalığı oldukça sık rastlanılan bir akciğer hastalığıdır. Soluk almada güçleşme olunca krizle karşılaşılan hastalık tedavi süreci uzun süren hastalıklardandır.


Astım Nedir
Astım Hastalığı Nedir; her 26 kişiden birinin yakalandığı, olduk­ça yaygın bir hastalıktır. Akciğerleri etkileyerek so­luk almayı güçleştirir. Genellikle aralıklı krizler biçiminde görülür. Krizler, kimi zaman ani olarak gelip, kısa sürede geçerler. Ama kimi zaman sorun, günler, haftalar hatta aylarca sürebilir. Bazı durumlarda astım, yılın belli zamanlarında ya da belli yerlerde gö­rülebilir. Üzüntü ya da heyecanın neden olduğu stres­ler de, astıma neden olabilir.

Alerjilerin, insan bedeni üzerindeki garip etkile­ri, aşağıda ayrıntılı bir biçimde tartışılacak. Bu etki­ler konusunda yeterli bilgi edinilmeden önce doktor­lar, astıma kaygı ya da stresin neden olduğunu sanı­yorlardı. Hastalık sık sık, akciğerlerdeki bronşların il­tihaplanması anlamına gelen bronşitle de karıştırılıyordu. Astım konusunda bilmediğimiz, daha pek çok şey var. Ancak bugün doktorlar astımın, psikolojik ve fiziksel pek çok nedeni bulunduğunu ve her hastada bu nedenlerin farklı biçim ve ölçülerde etkili olduğunu belirlemişlerdir.

Astım krizinde, nefes borusunu ciğerlere bağla­yan tüpler daralır. Bu tüplerden, her ciğerde yüzler­ce vardır. Büyüklerine bronş, küçüklerine bronşit de­nilir. Tüplerin duvarlarında, açılıp kapanmalarını sağ­layan kaslar vardır. Tüpler açıldığında hava, bu tüp­lerden geçerek ciğerlerdeki alveoli adı verilen minik hava keseciklerine dolar. Her ciğerde böyle milyon­larca hava keseceği vardır. Hava, bu keseciklerin in­ce duvarlarından geçerek kana karışır. Taze hava ka­na karışırken kanda, kan dolaşımı süresince birikmiş olan karbondioksid, nefes borusu yoluyla dışarı atılmak üzere hava keseciklerine doluşur.

Bir astım krizinde bronşit tüpleri, daralarak has­tanın nefes vermesini engellerler. Bu, ciğerlerde bi­riken karbondioksidin dışarı atılmasını güçleştirir. As­tımlılarda görülen nefes darlığı, kirli havayı dışarı at­ma çabasından başka bir şey değildir. Tüplerde aynı zamanda aşırı balgam birikmesi, sorunun daha da kö­tüleşmesine neden olur. Olağan zamanlarda solunum yollarına giren tozların ve diğer yabancı maddelerin dışarı atılmasına yardımcı olan balgam, tüplerin da­ha fazla tıkanmasına neden olur.

Solunum yollarındaki tüpler neden daralır? Tüm kaslar gibi, bu tüplerin açılıp kapanmasını sağlayan kasları da, bu kasların içindeki sinir uçlarının salgı­ladığı kimyasal maddeler denetler. İç kaslarımızı, si­nir sisteminin iki dalı denetler: Bedeni harekete ha­zırlayan sempatik sinirlerle bedenin yavaşlamasını ve sakinleşmesini sağlayan parasempatik sinirler. Gö­revi, bedeni harekete hazırlamak olan adrenalin, so­lunum yollarını açarak ciğerlere daha fazla hava gir­mesini sağlar. Öte yandan parasempatik sinirler, kalp atışlarının yavaşlamasına ve solunum yollarının da­ralmasına neden olan asetil kolin adlı bir madde salgılar.

Bronşitlerin daralmasının nedenlerinden biri, asetil kolinin, solunum yollarındaki kaslar üzerinde yaptığı etkidir. Ancak solunum yolarının daralması­na ve balgam salgılanmasına neden olan bir başka doğal kimyasal madde vardır. Histamin adlı bu mad­de, böcek iğnelerinde bulunur ve bir böcek tarafın­dan sokulan herkesin bildiği gibi şişmeye neden olur.

Şişme, hassas dokuların korunmasını sağlar. İyi­leşme sürecinin bir parçası olmasına karşın hoşa git­mez. Zarar gören alandaki kılcal damarcıkların açılmasını sağlayarak ve kandan hassas dokulara sıvı çe­kerek şişmeye neden olan, histamindir.

Astımı olmayan kişiler de içlerine çektikleri ya­bancı maddelere karşı aynı tepkiyi göstererek bu maddeleri öksürük yoluyla dışarı atmaya çalışırlar. Astımlıların bu nedenle daha fazla sıkıntı çekmeleri, bazı maddelere karşı aşırı duyarlı olmalarından kay­naklanır. Bir başka deyişle astımlar, alerjiktir.
Belirtilerinin benzerliği nedeniyle sık sık astımla karıştırılan bronşite, alerji değil, solunum yollarının şişmesi neden olur. Şişmenin nedeni iltihap, sigara, toz yutma ya da hava kirliliği olabilir. Nemli ve soğuk hava, bronşitin daha ağırlaşmasına yol açar. İnsan­lar, kış aylarında solunum yolları iltihaplarını kapma­ya daha yatkındır. Akut bronşit, bir virüs enfeksiyo­nunun ciğerlere yayılması durumunda, kronik bron­şit ise, uzun süre rahatsızlanan bronşların, zarar gö­rerek daralması sonucunda ortaya çıkar.

Astım krizleri, yılın her döneminde görülebilir: An­cak astımlıların birçoğu, soğuk ve nemli havalarda da­ha az rahatsızlanırlar sıcak ve kuru havalarda kötüleşirler. Havada bahar ve yaz aylarında daha bol bu­lunan polene karşı alerjik olan genç astımlılar için bu, özellikle doğrudur. Yaşlıların, aynı zamanda hem as­tım ve hem de bronşit olmaları, oldukça sık rastla­nan bir durumdur.

Yaşlı astımlıların burunlarında kimi zaman küçük et benleri oluşur. Polip adı verilen bu benler, burnun iç yüzeyini saran hassas ince zarların şişmesîyle oluşur. Koklama yetisinin azalmasına neden olmalarına ve burundan nefes almayı kısıtlamalarına karşın ge­nelde zararsızdırlar. Operasyonla kolaylıkla alınabi­lirler.

Göz Seyirmesi Neden Olur

Gün içerisinde bazen bizi rahatsız edecek dereceye varacak kadar göz seyirmesini yaşarız. Bu durmun bir hastalık olup olmadığını bilmeyiz ancak kendimizce çözümler üretip bu durumdan kurtulmaya çalışırız.


Göz Seyirmesi Neden Olur
Göz seyirmesi aşırı yorgunluk,stres,astigmat,miyop hipermetrop dan kaynaklı olma olasılığı vardır. göz sağlıgı için göz seyirmesi bir manada bazı şeylerin habercisi olabilir.göz seyirmesi göz hastalıklarınında habercisi durumda olabilir.Hasta gözlük takıyor olsa dahi rahatsızlıklarına baglı olarak gözün yorulması gözde seyirmeyi arttırabilir.Göz yorulmasının nedenlerine gelince aşırı süre bilgisayara bakmak uzun süre televizyon seyretmek,uzun süre kitap okumak gözü yoran şeylerdir ayrıca göz kapağının iltihaplanması göze yabancı maddelerin girmesi sonrasında bunlara baglı olarak göz seyirmeleri olabilir ve devam eden göz seyirmelerinin sıklığı artabilir.
Göz seyirmesi göz kapaklarının bizim elimizde olmadan istem dışı açılıp kapanması veya göz kapağımızın sürekli bir hareket halinde hissedilmesi ve titreşim halinde olmasıdır.

Göz kapağının açılmasını sağlayan kaslar vardır ve bu kaslar sinirler aracılığı ile göze açma yetkisi verirler. göz kapagı istemsiz açılırsa göz seyirmesi olur

gözün iç tabakasının iltihaplanması göz kapaklarının iltihaplanması göz seyirmesine neden olabilmektedir bu durumlara dikkat edilmelidir.