Medikal Bilgiler ve Hastalıklar

hastalıklar, medikal hastalıklar, hastalık ansiklopedisi, medikal blogunuz.
Home » Sayfa 7

15 Günde 8 Kilo Vermek

Mayıs 26th, 2011 Posted in Diyet Tags: ,

Yaza girerken kilo vermenin binbir çeşitini denedim ama halen kilo veremedim diyenlere hızlı zayıflama yöntemi sunuyoruz.Bu yöntem sizi 15 günde zayıflatacak ve istediğiniz görünüme kavuşturacak. Dr. Kuşhan’ın Akdeniz diyeti oalarak önerdiği 15 günde 8 kilo diyeti hakkında sizlere bilgiler sunuyoruz.


15 Günde 8 Kilo Vermek
Sabah kahvaltıları hep aynı
1dilim kepek ekmeği
1dilim peynir
5tane zeytin
3ceviz veya 10 fındık
bir tane elma veya portakal
sınırsız domates salatalık sınırsız yeşil çay ıhlamur su nane çayı rezene çayı papatya çayı

Gelelim diğer öğünlere
Pazartesi öğle yemeği 1 simit
1 bardak ayran
domates salatalık
Akşam yemeği Et sote (1 tatlı kaşığı yağ,100 g mantar, 150 g et, domates biber)
salata

Salı öğle yemeği 1 simit
1 bardak ayran
domates salatalık
Akşam yemeği kıymalı ıspanak( 100g kıyma 250g ıspanak Soğan sarmısak tuz karabiber kimyon , 1tatlıkaşığı zeytin yağı 1 tatlı kaşığı salça

Çarşamba öğle yemeğieynirli sandviç
Domates salatalık
1 bardak ayran
Akşam yemeği: Etli taze fasulye(100 g kuşbaşı dana eti, 350 g taze fasulye, 1 domates, 1 biber, 1/4 soğan, 1 sarmısak, 2 tk zeytinyağı, tuz karabiber salça)
Salata

Perşembe: Öğle yemeği. 1/2 kg meyve
akşam yemeği Peynirli mantarlı makarna(1su bardağı kepekli makarna, 6 adet mantar,1 dilim kaşar peyniri, 1 tk yağ, tuz)
Salata

Cuma Öğle yemeği 1/2 kg meyve
akşam yemeği Sebzeli tavuk (250 g tavuk but 1 avuç fasulye, 1 adet havuç, 1 adet kabak 1 adet domates 1 aet biber 1/4 soğan 1tk yağ, salça tuz karabiber)
salata

cumartesi Öğle yemeği peynirli sandviç domates salatalık ayran
akşam yemeği 350g ızgara balık salata

Boyun Fıtığı ve Boyun Kireçlenmesi

Mayıs 26th, 2011 Posted in Hastalıklar Tags: ,

Geleneksel tıp otoriteleri Boyun fıtığı ve kireçlenmelerin ideal bir tedavisi yok denilerek ağrı kesiciler, antiromatizmal ilaçlar, kas gevşetici ve antidepresan ilaçlar, boyun korseleri, boyun egzersizleri tavsiye ederler.
Buna rağmen ilerleyen vakalarda cerrahi müdahale yaparlar.

Boyun Fıtığı ve Boyun Kireçlenmesi
Özellikle masa başı iş yapanlar
Direksiyon başındaki şoförler
Bankalarda, borsada ömrü bilgisayar başında geçen bilgisayar operatörleri
İnternetten başını kaldırmayan bilgisayar oyuncuları
Aman boynunuza dikkat
Her işin başı sağlık deriz. Ama sağlığımız ancak elimizden gittiğinde aklımıza gelir.
Ne yaparsınız ki günümüzün baş döndüren hayat mücadelesinde, ekonomik ve sosyal dengeleri koruyabilmek telaşıyla vücudumuzun dengesi hiç mi hiç aklımıza gelmez.
Oysa vücudumuz da aynen ekonomik ve sosyal hayatımızdaki dengeler gibi dengeler üzerinde ayakta kalır.
Mükemmel bir fabrika gibidir vücut
Bu fabrikada mükemmel birçok sistem vardır.
Solunum sistemi, sindirim sistemi, üretim sistemi, boşaltım sistemi, sinir sistemi, kas sistemi , kan dolaşımı sistemi Var da var
Bu sistemlerin hepsi bir yere bağlı
Beynimize…
Altta ise sistemleri meydana getiren mükemmel bir gövde var, vücut
Bu iki kısım arasında işetişim köprüsü de;
Boyun
Aman boynunuza mukayyed olun, dikkat edin, ilgilenin
Boynumuzu Ne Kadar Tanıyoruz ?

Boynun arka kısmına ense iç kısmına gırtlak denir. Boyun hem omurlar sayesinde kendinin dik tutar, hem de üst iki boyun omuru (atlas ve eksen kemikleri) sayesinde, her türlü hareketine rağmen başı dik tutar.
Normalde bir insanın boynunda yedi tane omur ve bu omurların arasında da altı tane disk bulunur Yine boyunda, önde ve arkada olmak üzere eklemler bulunur. Özellikle arkadaki eklemler boyundaki bütün rahatsızlıklardan etkilenir.
Boyun biçimi, kişiye, yaşa ve cinsiyete göre değişiklik gösterir. Örneğin; kadın ve çocuklarda boyun yuvarlaktır.
Boyundan hayati önemi olan damar ve sinirler, ayrıca yemek ve soluk boruları geçer. Troid bezi, paratroid bezleri, boyun akkan, yani lenf düğümleri, gırtlak ve kas lifleri boyunda bulunan önemli ögelerdir. Bunlar görevi gereği kemik veya kıkırdak bir muhafaza içinde olmadığı için boyuna gelebilecek herhangi bir darbe çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Omurilik boyun omurları arasındadır. Beyne giden damarlar omurlar ve disklerin hemen yanı başından süzülüp giderler. Ellere kollara hareket veren sinirler omurlarla diskler arasında iç içe bulunur.
Biz burada tıp uzmanları için detaylarına inecek değiliz. Sıradan bir kişinin anlayacağı şekilde tarif edersek;
Boyun bir iletişim köprüsüdür

Boyun, vücudun bütün organlarını sevk ve idare eden beyin ile vücut arasında bir iletişim köprüsü konumunda. Bu bakımdan çok önemli bir görevde.
Nasıl önemli olmaz ki?
Bir kere vücudu idare edecek olan beyin, tüm gereksinimlerini boyun yoluyla karşılamakta. Örneğin,

•Beynin besleneceği kan boyundan geçer.
•Beyne sinyal ulaştıracak sinirler boyundan geçer.
•Beynin ellere kollara ayaklara vs. vereceği tüm komutlar boyundan geçer.
Kısaca, beyin vücudun tepesinde oturan bir yöneticidir. Ama yöneticinin yöneticiliğini tam yapabilmesi için vücutla arasındaki iletişimin her yönden tam olarak sağlanması gerekir.
İnsanoğlu doğduğunda, özel vakalar hariç, tıpkı sıfır kilometre otomobillerde olduğu gibi mükemmeldir. Ancak biz nedense, eskiyince yenisini alabileceğimiz, yedek parçasını bulabileceğimiz otomobilimize verdiğimiz değerin onda birini kendi vücudumuza vermeyiz. Oysa vücudumuzun ne yedek parçası vardır, ne de eskiyince yenileme şansımız. Tek bir şansızım var o da, yeri ve zamanında vücudumuza gereken önemi vermek, sağlığımızı düşünmek
Doğuşta hiçbir sorun olmadığı halde, insanlar ne yapıyor da, bu mükemmel boynu deforme edip görevini aksatır hale getiriyorlar?
Boyun sağlığımız nelerden etkileniyor?

İki madde ile söylemek gerekirse: Duruş ve oturuş bozuklukları. Bebeklikte, annenin kucağında iken başlar, şu an içinde bulunduğu zamana kadar geçen tüm hayatı kapsar.
Boyun bu hale, bir günde, bir ayda, bir yılda falan gelmiyor Yılların birikimiyle oluşuyor. Dolayısıyla en ufağından en büyüğüne kadar binlerce duruş oturuş bozukluğu bu deformasyona damla damla katkıda bulunuyor.
Tabi kimisi bir etki ediyorsa kimi on etki ediyor. Kimi bir anlık oluyor, kiminin etkisi yıllarca devam ediyor.
Örneğin uzun topuklu ayakkabı giyen bir bayanın boynu bu giyinişten kesinlikle etkilenir. Ama bu etkilenme nezle gibi grip gibi hapşırıkla kendini belli edecek bir etkileşme değildir. Bardağa damlayan birkaç damladır.
Kişide düz tabanlık varsa ya da giydiği ayakkabı ortopedik değilse, bu şahsın her adım attığında vücuda uygulanan minimal darbeler bel ve boyuna uygulanan etkenlerdir. Bardağa damlayan damlalardır.
Ama bu ülkede, kendi kültüründen ve kendi insanından kopuk, ufuksuz, vizyonsuz, kişisel menfaat peşinde koşacak kadar çapsız, seviyesiz, daha da kötüsü merhametsiz yöneticiler sayesinde, bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye ise bir pul düşmüş; Atatürk’ün, milletin efendisi dediği köylü, bugün çocuklarına birer çift ayakkabı alamayacak kadar yoksullaşmışsa, bir çift ayakkabıyı iki kardeşe sırayla giydiriyorsa, sağlığın neresinde olabilirsiniz ki?
Bir minik öğrencinin sırtına yüklenen ağır ders kitapları, o çocuğun bel ve boynunu kesinlikle etkileyecektir. Ama hemen o gün içinde o yıl içinde değil yıllar sonra. Bu durum, bardağa damlayan birkaç damladır.
İlkokul birinci sınıf öğrencisinin sırasıyla orta bir öğrencisinin sırasının aynı boy ve ebatlarda olması nasıl düşünülebilir? Okul sıralarının her çocuğun boyuna ve yaşına göre ayarlanması yani ergonomik olması gerekmez mi?
Ama derseniz ki, biz okul bulamıyoruz sen sıradan bahsediyorsun. O zaman ne diyelim memleketi yöneteceğiz diyerek iş başına gelenlerin kulakları çınlasın
Saatlerce direksiyon başında oturan ve başını hiç oynatamayan şoförün bu duruşu boynunu etkileyecektir. Ama ilk günlerde ilk aylarda hatta ilk yıllarda değil. Bardağa damlayan damladır.
Bir masa başı sekreter ya da memur, bilgisayarın başında sürekli başı öne eğik vaziyette ve beli kambur halde çalışmaktadır. Bu duruş ve oturuş, boynu etkileyen bir faktördür
Ama hemencecik değil, yıllar sonra. Bardağa damlayan birkaç damladır.
Niye hemen değil de yıllar sonra?
Çünkü insan vücudu öyle kartondan değildir. Bir mükemmel mekanizmadır. Öyle bir mekanizma ki, hem üretir hem tüketir, hem de kendini sürekli yeniler, bakım tamir ve onarımını kendi kendine yapar. Siz bardağa yanlışlıklar sebebiyle damlalar damlattıkça o bütün gücünü sarf ederek bu damlaları azaltmaya çalışır. Dolayısıyla sizin kendi bedeninize uyguladığınız yanlış harekete karşı hemen pes etmez? Sürekli kendini yenilemeye gayret gösterir.
Ama siz (mesleğiniz gereği) ısrarla bilgisayarın başından kalkmam diyorsanız,
Ama siz (mesleğiniz gereği) sürekli direksiyon başında şoförlük yapacağım diyorsanız,
Ama siz, (zevkiniz vs. için) sürekli uzun topuklu ayakkabı giyeceğim diyorsanız,
Her şeyi (belki elde olmayan sebeplerden dolayı mecburen) kendinize dert edip stres ve gerilim içinde kalmaya devam ediyorsanız,
Yine meslek olarak mikro ve makro travmaya maruz kalıcı bir işte çalışıyorsanız, örneğin elinizde matkap hiç eksik olmuyorsa, seyyar kompresörlerle asfalt delme makinesi çalıştırıyorsanız vs. bu darbeler de vücudu ve özellikle boyun yapısını çok fena etkileyecektir.
Boyundaki bu tür aksamalar, kireçlenmelere, boyun fıtıklarına; omurganın doğal eğriliğinin bozulup düzleşmesine, omurlar arası disklerdeki elastikiyetin kaybolmasına ve önemli rahatsızlıkların ortaya çıkmasına sebep olur.
Boyun bir noktadan sonra dayanma gücünü kaybeder. Bardağa damlayan damlalar bir noktadan sonra bardağı taşırır. Ama vücut buna rağmen, pes dediği noktada, bardak taşmaya başladığında sizi uyarır Yine sizin iyiliğiniz için yapar bunu
Arkadaş benden bu kadar, artık gücüm kalmadı, der.
Boyun fıtığı ve kireçlenme nasıl başlıyor ?

Yaşanan bunca olumsuzluklar sonucu ilk başlarda yavaş yavaş disklerin içindeki su içeriği azalıyor. Biz bunun farkına varmıyoruz bile.
Sonra diskin iç tarafındaki liflerde, minik minik yırtılmalar başlıyor. Yine bizden habersiz. Bu disklerin içinde bulunan ve doktorların jelatinöz adını verdikleri sıvılar, bu minik yırtıklardan, her baskıda biraz fışkırarak veya normalde sızarak sinirler ve dokular üzerine yayılıyor.
Bir zaman sonra burada sinirler ve damarlar, dokular, eklemler görevini % 100 kapasiteyle yapmakta zorlanıyor. O zaman neler oluyor? Bardak taşıyor.
Doktorlar; boyunda sinirlere ve damarlara yapılan baskıya, boyun fıtığı diyorlar. Ön ve arka taraf eklemlerine yapılan baskıya da kireçlenme diyorlar.
Sonuçta her iki durum da, boynun deformasyonu anlamına geliyor. Her iki durum da hareket kısıtlığına ve ağrılara, vücutta birçok aksaklıklara sebep oluyor. Ama canınızı sıkmayın her ikisi de akupunkturla tedavi oluyor.
Fıtık nedir ?

Yaşanan bunca olumsuzluklar sonucu ilk başlarda yavaş yavaş disklerin içindeki su içeriği azalıyor. Biz bunun farkına varmıyoruz bile.
Sonra diskin iç tarafındaki liflerde, minik minik yırtılmalar başlıyor. Yine bizden habersiz. Bu disklerin içinde bulunan ve doktorların jelatinöz adını verdikleri sıvılar, bu minik yırtıklardan, her baskıda biraz fışkırarak veya normalde sızarak sinirler ve dokular üzerine yayılıyor.
Bir zaman sonra burada sinirler ve damarlar, dokular, eklemler görevini % 100 kapasiteyle yapmakta zorlanıyor.
Doktorlar; boyunda sinirlere ve damarlara yapılan baskıya, boyun fıtığı diyorlar. Ön ve arka taraf eklemlerine yapılan baskıya da kireçlenme diyorlar.
Sonuçta her iki durum da, boynun deformasyonu anlamına geliyor. Her iki durum da hareket kısıtlığına ve ağrılara, vücutta birçok aksaklıklara sebep oluyor. Ama canınızı sıkmayın her ikisi de akupunkturla tedavi oluyor.
Belirtileri nelerdir?

Boyun fıtığı ve kireçlenmelerinin en önemli iki belirtisi var. Biri ağrı, diğeri hareketlerde kısıtlılık. Genel bir sıralama yapılacak olursa:

•Baş ağrısı ve baş dönmesi
•Yorgunluk,
•Halsizlik,
•Sinirlilik hali,
•Sık sık düşüp çıkan tansiyon,
•Kalbe gelen baskı,
•Kulakta çınlama ve uğultular,
•Kollarda uyuşma ve karıncalaşma,
•Güçsüzlük hissi,
•Sabah yorgunlukları,
•Gün içinde çabuk yorulmalar,
•Gaz ve şişkinlik gibi haller.
Genel olarak ağrı boyunda olur. Bazen ağrı omuzlarda olur, kollarda olur, kürek kemikleri arasında olur. Kimi zaman boyunda olmaz, sadece kollarda vs olur. Siz hiç boyundan kaynaklandığını düşünmezsiniz.
Aslında boyun kireçlenmesi ya da boyun fıtığı olan hastaların, o kadar çok şikayetleri vardır ki… Bu şikayetlerin birçoğunun sebebinin, boyundan kaynaklandığını bilmezler. Hatta üzülerek söylemek gerekirse kimi doktorların da hatırına gelmez. Örneğin,
Kaç insan başı sürekli ağrıdığında boynundan şüphelenir? Ya da kaç insan bu şikayetle doktora gittiğinde doktor onun boynuna bakar?
Boynu sabahleyin tutulmuş halde kalkan çok insan dahi, soğuktan etkilendim vs diyerek, geçiştirmeye çalışır. Boyun kasları ha babam de babam, boynu eski haline çekmek için çaba harcarlar. Dolayısıyla gerilirler. Onların bu gerginliği spazma bağlı şiddetli kas ağrıları olarak ortaya çıkar.
Sürekli yorgunluk hissi duyar. Ama galiba kansız kaldım zanneder. Ya da tutar aklına en sonra gelecek olan korkunç hastalığı getirir. Yoksa kanser mi oldum der. Çünkü medyada sürekli bunlar ön plana çıkar. Vatandaş bunlarla adeta korkutulur. Rahatsız olan herkes ilk olarak bunu düşünsün istenir. Oysa yorgunluğun bitkinliğin sebepleri % 90 boyundan kaynaklanmaktadır.
Sık sık ateş basmalarının sebebi de boyundaki deformasyondur. Bazen tahammülsüz olduğunuzu hissedersiniz. Bunun da sebebi boyundan olabilir.
Omuzlardaki kollardaki ve parmaklardaki uyuşmalar da sizi panikletmeye yeter. Felç mi olacağım ne dersiniz. Ama boynunuza baktırmak ve tedavi ettirmek hiç mi hiç aklınıza gelmeyebilir. Bu arada boyun fıtığından felç olmak en son akla gelecek rahatsızlıktır.
Ellerde ve ayaklarda yaşanan karıncalanmalar yine aynı şekilde yorumlanabilir.
Tabi bunlar artık bardağın taştığı hallerdir. Sinirlere gerçekten ciddi ciddi baskılar yapılmaya başlanmış demektir.
Bu sebeple kimilerinde kollarda incelme bile görülür. Çünkü omurilik kanalı daraldığında vücut bir şey yapamaz hale gelir. Bacaklarda sertlik başlar. Kollarda güçsüzlük başlar.
Daha neler yapar bir bilseniz?
Ama biz şu kadarını söyleyelim, siz gerisini düşünün. Vücudu yöneten beyin iyi beslenemezse vücudu ne kadar yönetebilir?
İyi yönetilmeyen vücutta aksaklıklar meydana gelmez mi?
Öyle olunca, sindirim sistemi de, karaciğer de, safra kesesi de, bağırsaklar da vs etkilenmez mi? Elbette etkilenir. Hatta bu etkileşim bir zaman sonra, boyun fıtığına artırıcı faktör olarak yansır. Durum, tıpkı tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan olayına döner.
Boyun fıtığına aday mısınız ?

Duruş ve oturuşuna dikkat etmeyen herkes boyun rahatsızlığı yaşar. Bir de boyun fıtığına potansiyel aday meslek grupları vardır.

•Şoförler,
•Bilgisayar başında çalışanlar,
•Masa başı iş yapanlar,
•Telefon operatörleri ki, bazen telefon yoğunluğunda iki telefonu birden idare edeceğim derken, telefon ahizesini başıyla omuz arasında tutmak için boynunu bükerler ki, bu çok yanlış bir harekettir.
•Kompresör ya da matkap gibi titreşimli cihaz kullanarak beden işçiliği yapanlar.
•Boynu sağa sola, öne arkaya hareket ettirmeyip, rutin halde kalmasına sebep olan meslek gruplarında çalışanlar.
•Aşırı stres içersinde bulunan kişiler
Boyun hareketsiz kalırsa ne olur ?

•Boyun bölgesi yeteri derecede kan alamaz.
•Beyin dokusu yeteri kadar kan alamaz. Bu durumda kalp beyine kan göndermek için daha çok zorlanır.
•Sindirim sistemi etkilenir.
•Hazımsızlık ve şişkinlik oluşur,
•Bağırsaklarda gaz ve kabızlık oluşur,
•Kollarda uyuşma ve karıncalanmalar başlar,
•Karaciğer fonksiyonunu yerine tam olarak getiremez olur,
•Böbrekler süzme görevini tam olarak yapamaz olur,
•Kan dolaşımında aksamalar sebebiyle, kan dolaşımı sistemi zorlanmaya başlar,
•Genel uyuşukluk baş gösterir,
•Özellikle kol ve bacaklarda kuvvet kaybı ortaya çıkar,
•Bunlar zaman içersinde vücuttaki bütün sistemi etkiler, vücudun dengesini alt üst eder.
Boyun fıtığı felç eder mi ?

Hayır
Boyun fıtığı ileri derecede insanı felç edebileceği söylenirse de bu söylemin ciddiye alınacak bir görüş olmadığı, tedavi uyguladığımız hastalardan edindiğimiz tecrübelerle ispatlanmıştır.
Gerçi boyundaki omurlarda bulunan diskler, ister istemez zaman içinde elastikiyetini kaybetmekte, sertleşmekte ve bu durum bazen boyun fıtığını meydana getirmektedir. Bu durumda fıtık damar ve sinirlere baskı yapabilir. Ancak durup dururken birden bire gelişen bir olay değildir. Yılların ihmali sonucu oluşur.
Felç ne zaman olabilir denilirse, ancak herhangi bir travma, trafik kazası, düşme çarpma gibi nedenlerle meydana gelen ani vakalarda felç olma ihtimali vardır.
O durumda ise hasta zaten derhal ameliyata alınır.
Bu gibi özel durumların haricinde boyunda felç oluşması en son kademedir. Zaten vücut o ana gelene kadar dayanılmaz ağrılarla sizi uyarır ve felç olmadan önce tedbirini almanızı sağlar.
Akupunktur tedavisi zaten bu noktada çok önemli görev üstlenir.
Belirli bir olgunluğa gelmiş insanda boyun fıtığı olması son derece doğaldır. Önemli olan fıtık sebebiyle sinirlere ve damarlara baskı olup olmamasıdır. Bu baskı tespit edildiğinde, en etkili tedavi yöntemi olan akupunkturla seanslar sonucu hasta baskılardan kurtulur ve eski sağlıklı günlerine kavuşur.
Boyun fıtığına ameliyat çözüm mü ?

Bu soruya evet ya da hayır demeden önce şöyle bir açıklamada bulunmak gerekecek.
Yukarıda belirttiğimiz gibi, yoldan geçen kırk yaş ve üzeri her yüz insanın boyun filmini çekseniz, en az % 30unda boyun fıtığına rastlarsınız.
Peki bu otuz insandan kaçta kaçı boyun rahatsızlığından şikayetçidir.
Belki beş on kişi, belki iki üç kişi
Peki diğerleri neden şikayetçi değil?
Bu soruya, şu soruyla cevap verelim:
Boyun fıtığından şikayetçi olan ne diyor?
Baş dönmesinden, kollarda uyuşmalardan, güçsüzlükten, yüksek tansiyondan, kulak çınlamasından vs şikayet ediyor.
Bu şikayetle doktora gidildiğinde MR ya da boyun filmi çekiliyor. Teşhis konuluyor:
- Sizde boyun fıtığı var. Rahatsızlığınız ileride büyür ve damarlara baskı uygular, sizi felç eder.
- Ne yapacağız peki?
- Bir süre takibe alacağız. Tedavi uygulayacağız, geçmezse ameliyat olacaksınız.
Oysa şahsın asıl sıkıntısı fıtık değildir. Fıtık nedeniyle oluşan ödemin damarlara ve sinirlere baskı uygulamasıdır.
Ya da duruş ve oturuş bozuklukları sebebiyle kaslarda oluşan gerginliktir. Elastikiyet kaybıdır.
Ya da yan bağların çapraz bağların görevini tam yapamamasından kaynaklanan durumdur.
Hastanın bu durumu iyi test edilmeden, direkt olarak fıtığın ameliyatına yönelmek, hem başarısız bir ameliyat meydana gelmesine, hem de hastanın ileride aynı şikayetlerle karşı karşıya kalmasına sebep olabilir.
Dolayısıyla ameliyat olmadan önce, hastanın durumu etraflıca incelenmeli ve tedaviye alınmalıdır. Burada en etkili tedavi yöntemlerinden biri akupunktur ve lazer akupunkturudur.
Boyun tedavi edilirse ne olur ?

Akupunktur ve lazer akupunkturu ile şahsın boyun bölgesi ciddi bir şekilde tedavi edildiğinde neler düzelir?
Kas sistemi çok iyi çalışır, yeterli elastikiyet sağlanır.
Tansiyon normale döner,
Kalpteki çarpıntılar biter.
Kalp ritim bozuklukları ortadan kalkar,
Sabah yorgunluğu biter, hasta sabahları dinç kalkmaya başlar,
Sindirim sistemi düzene girer, rahatlar,
Kabızlık, gaz, şişkinlik gibi durumlar ortadan kalkar,
Kulak çınlaması, uğultu gibi haller bir daha yaşanmaz,
Vücudun dengesi büyük oranda düzene girer. Böylece,
Boynu sağlıklı olan insan hastalıklara daha az yakalanır,
Hayata daha pozitif açıdan bakar,
Genel bağışıklık sistemi çok üst düzeyde olur,
Depresif durum, bir takım psikiyatrik rahatsızlıklar yok denecek kadar azalır,
Sempatik ve parasempatik sistem dengeli çalışır,
Karaciğer sağlıklı çalışır,
Karaciğer enzimleri sağlıklı salgılanır,
Kemik iliğinde düzenli miktarda kan üretilir,
Beyne düzenli kan ve oksijen sirkülasyonu olur.
Bağırsaklar düzenli çalışır.
Bağırsaklar gündüzleri, sindirim sistemimizin bir parçası olarak çalışırken, ne enteresandır ki gece hormonal sistem olarak vücuda seratonin salgılıyor. Seratonin stresi yok eden bir salgı. Her insanda gün içinde belirli oranda biriken stres, gece uyku halinde bağırsaklar tarafından salgılanan seratonin sayesinde bir sonraki gün nötralize edilmiş olur. Dolayısıyla akşam yorgun olarak yatağa giren normal insan, sabahleyin dinç olarak yataktan kalkar.
Boyunda rahatsızlığı olan kimsenin bağırsakları düzenli çalışmadığı için seratonin salgısı tam olarak gerçekleşmez. Böyle kişiler sabahleyin yorgun kalkmış olurlar. Sempatik ve parasempatik dengeler de kaynağını boyundan almaktadır.
Nasıl teşhis edilir ?

Hastanın şikayeti bu konuda çok önemlidir. Doktor hastasına şikayetleri dinleme esnasında doğrudan ve detaylı sorularla şikayetini anlatmada yardımcı olmalıdır.
İki yönlü düz boyun filmi ile, fıtığa ait düzleşme, eklem aralığında daralma, boynun açılanması, kireçlenme durumu ve derecesi rahatlıkla anlaşılabilir.
Bugün birçok merkezde MR ve tomografi ile boyun fıtığının ve kireçlenmelerinin değerlendirilmesi ileri tetkik metotlarıyla yapılıyor ancak iki yönlü düz boyun filmi çoğunlukla yeterli olur.
Eğer yeterli olmuyorsa o zaman doktorun MR istemesi gerekir.
Maraş Akupunktur ile boyun fıtığı ve kireçlenme tedavisi

Maraş Akupunktur ve Lazer Tedavi Merkezi olarak biz diyoruz ki, kaynağa inmeden uygulanan tedaviler yüzeysel olur.
Dolayısıyla Maraş akupunktur olarak biz ne yapıyoruz?
Hastalığın teşhisinde elimizde iki yöntem var.
Birincisi, modern tıpta uygulanan teşhis yöntemi.
Bu yöntem, hepimizin bildiği, bugünkü modern tıbbın imkanlarıyla elde edilen, bütün tahlil, tetkik, röntgen ve MR çekimlerinden yararlanılan teşhis yöntemi.
İkincisi, akupunktur teşhis yöntemleri:
Akupunktur teşhis yönteminde, kollardan nabza bakarak tanı koyma, dil üzerine bakarak tanı koyma, kulaktan dedektör uygulamasıyla tanı koyma vb gibi teşhis imkanları vardır.
Yani böylece bizim,
Hastamızın rahatsızlığını teşhis etmede iki türlü imkanımız oluyor.
Bu da hastalığa tam ve doğru teşhis koymamızı sağlıyor. Doğru teşhis ise tedavi konusunda hem hastaya hem bize büyük bir avantaj sağlıyor.
Gelelim akupunkturun tedavideki etkilerine
Bir kere şunu rahatlıkla söyleyelim ki,
Boyun fıtığı tedavisinde de akupunktur, bilinen tedaviler arasında en etkili olanıdır.
Çünkü;
Akupunktur, vücudu bir bütün olarak tedavi eder, yeniler
Neler yapar?
Vücuttaki bütün hücrelerde tamir bakım ve onarım faaliyetini başlatır.
Vücuttaki tüm bağ dokularını kuvvetlendirir.
Bu dokuların ve kan alması gereken tüm dokuların kanlanmasına sebep olur,
Vücutta ağrı adına ne varsa hepsini giderir.
Bağışıklık sistemini düzelterek şişkinlik, gaz, ekşime, kabızlık gibi birçok rahatsızlığı ortadan kaldırarak vücudun sindirim sistemini düzenler.
Bağırsakların düzenli çalışmasını sağlar.
Bağışıklık sistemini dengeler,
Uykusuzluk, sabah yorgunluğu, halsizlik, stres gibi durumları ortadan kaldırır.
Beldeki ve boyundaki yapısal bozukluğu tedavi ederek, beyne kan ve oksijen gitmesini sağlar.
Damarların iç cidarlarındaki tahribatı ve pıhtılaşmayı dağıtır.
Ödem çözücü özelliği sayesinde, damarlar ve sinirlere yapılan baskıyı önler.
Rahatlayan sinirler sebebiyle ağrı ve şikayet ortadan kalkmış olur.
Vücudu zindeleştirir, gençleştirir.
Üstelik hiçbir yan etkisi yoktur.
Geleneksel tıp otoriteleri Boyun fıtığı ve kireçlenmelerin ideal bir tedavisi yoktur. diyerek ağrı kesiciler, antiromatizmal ilaçlar, kas gevşetici ve antidepresan ilaçlar, boyun korseleri, boyun egzersizleri tavsiye ederler.
Buna rağmen ilerleyen vakalarda cerrahi müdahale yaparlar.
Oysa akupunktur ile boyun fıtığında ve boyun kireçlenmesinde mevcut tedavi yöntemlerinden en az üç dört kat daha iyi neticeler elde edilmektedir.
Örneğin, ameliyat önerilecek safhaya gelmiş birçok hastamız, akupunktur tedavisi ile ameliyat olmaya gerek kalmayacak şekilde iyileşmişlerdir.

Diz Yaralanmaları ve Menisküs

Mayıs 26th, 2011 Posted in Sağlık Tags: ,

Bir diz yaralanmanız olduğu zaman, çeşitli pozisyonlarda muayene edilmesi gerektiği için, doktorunuz hareket ettirdiğinde ağrıyı azaltmak amacıyla uyuşturucu bir ilaç verebilir. Dizin dıştan muayenesinden sonra, dizin içindeki yapıların ve oluşan hasarın görülmesini sağlayan testler yapılabilir.


Diz Yaralanmaları ve Menisküs
Diz eklemi, bacağınızın üstüne bastığınızda ortaya çıkan darbe etkisini azaltmak için yastık benzeri oluşumları kapsar. Bu oluşumlarda yırtılma veya zedelenme ortaya çıkarsa ağrılı diz hastalığı da denilen diz incinmeleri oluşur.

Belirtiler
• Dizde ağrı ve şişme
• Dizin sağlam basamaması, sendeleme duygusu
• Bir patlama sesi, bir sürtünme duygusu veya eklemin fiziki olarak kilitlenmesi
• Diz belirli bir pozisyonda sertçe kilitlenirse veya bir travma olayı şiddetli bir ağrı meydana getirip de diz normal fonksiyonunu yapamaz olursa derhal tıbbi yardım sağlayınız.

Diz eklemini yaralanmalara duyarlı hale getiren iki önemli faktör bulunmaktadır. İlki, dizin konumu, dizi beklenmedik darbelere maruz kalmasına ve sürekli kullanılan bir eklem olmasına neden olmaktadır. İkincisi, dizin yapısının karmaşıklığıdır. Dizin hareket aralığı, vücuttaki diğer eklemlere benzemez: Bükülme dışında, daha karmaşık hareketleri de yapmamızı sağlar.

Teşhis : Bir diz yaralanmanız olduğu zaman, çeşitli pozisyonlarda muayene edilmesi gerektiği için, doktorunuz hareket ettirdiğinde ağrıyı azaltmak amacıyla uyuşturucu bir ilaç verebilir. Dizin dıştan muayenesinden sonra, dizin içindeki yapıların ve oluşan hasarın görülmesini sağlayan testler yapılabilir. Geleneksel yöntem diz röntgeninin çekilmesidir.

Diğer yöntemler arasında, artrografi (eklem boşluğuna boyalı bir madde verildikten sonra röntgen çekilmesi) ve manyetik rezonans (MRI; manyetik bir alana dokunun verdiği yanıtın bir bilgisayar tarafından yorumlandığı, eklem yapısını gösteren yöntem) sayılabilir. Artroskopi (eklem boşluğunun, küçük bir kesiden eklem içine sokulan fiberoptik bir boru aracılığıyla incelenmesi) de yapılabilir.

Diz incinmelerinin şiddet derecesi farklılık gösterir, bu mafsalın uğradığı hasarın tipine bağlıdır. Çoğu diz incinmelerinin sınıflandırıldığı birkaç ana grup vardır. Hepsi de mafsalda ağrı ve dengesizlik güçsüzlük meydana getirebilir. Menisküs Yırtıkları : Menisküs dizde, uyluk kemiğinin ucuyla kaval kemiği uçları arasında bulunan yarımay şeklinde bir kıkırdaktır. Belirli darbe ve bükme zedelenmeleri ve menisküsde yırtılmaya yol açar ve mafsalda ağrı yapar. Bazen zedelenme anında bir ses duyulur.

Çoğu zaman bu zedelenme sizin bükülüp kalmanıza yol açacaktır. Bazı durumlarda, ayağa kalkıp hatta aktiviteye devam edebilirsiniz, fakat büyük ihtimalle dizdeki bir kıkırdak yırtılması derhal şişmeye ve sürekli ağrıya sebep olacaktır. Birkaç haftalık bir sürede iyileşse bile nüksedebilir.

Serbest Cisimler : Bazı diz zedelenmelerinde diz kapağının veya kıkırdağın (menisküs) parçaları yerlerinden kopar ve mafsal boşluğunda rasgele dolaşmaya başlar. Bunun yaptığı etki bir kapıya kalem sıkışmasına benzer. Küçük bir başıboş kıkırdak parçası bile diz mafsalına takılıp mafsalı “kilitleyebilir veya ağrı yapabilir.

Tedavi : Diz incinmesi için gereken tedavi her incinmeye göre farklıdır. Nispeten küçük diz zedelenmeleri için uygun tedavi yaklaşımı koruma, dinlenme, buz, kompres ve yükseltme olarak özetlenebilir. incittiğiniz zaman dizinizi kullanmayı bırakın. Şişmeyi sınırlı tutmak için buz ve bandaj (sarma, sıkıştırma kullanın. Ağrıyı ve şişmeyi azaltmaya yardımcı olmak için bacağınızı yükseğe kaldırın.

Eğer ekleminiz ağır şekilde hasar görmüşse rekonstrüktif cerrahi gerekecektir, belki kemikleri, eğer yerinden çıkmış veya kırılmışsa yerine yerleştirmek için, veya kopan veya yırtılan bağları tekrar yerine bağlamak için çoğu zaman, ufak zedelenmeler için büyük bir yer açmadan küçük bir bölgede yapılan bir işlem olan artroskopi ile tamir edilebilir.

Rehabilitasyon : Ameliyattan sonra, ilk iyileşme süresi içinde bir destek aracı, aparey veya alçı uygulanabilir. Dizi hareket ettirmenize izin verildikten sonra hareket kapasitesini geri döndürmek ve mafsalın gücünü tekrar kazanması için size bir egzersiz program verilecektir. İyileşmenizi bir fizik tedavi teknisyeni veya rehabilitasyon uzmanı gözlemleyebilir.

Bel Fıtığına Çözüm

Mayıs 26th, 2011 Posted in Hastalıklar Tags: ,

Bel ağrısı hemen hemen herkesin yaşadığı bir sorundur. Bu ağrılara çoğu zaman kendi yöntemlerimizle çözüm bulmayı denesekte işe yaramayabilir.Genellikle yaptığımız ters bir hareket bu ağrılara neden olsada fıtık ağrılarının da aynı sorunları yaşatabileceğini unutmamalı ve tedbiri elden bırakmamalı.


Bel Fıtığına Çözüm
Hayatı boyunca hiç bel ağrısı çekmemiş insan var mıdır acaba? Her 100 kişiden 80′i bir gün mutlaka bel ağrısıyla tanışıyor
Hayatı boyunca hiç bel ağrısı çekmemiş insan var mıdır acaba? Her 100 kişiden 80′i bir gün mutlaka bel ağrısıyla tanışıyor. Peki ya bel fıtığı? Her 100 kişiden 5′inin hayatı, bel fıtığı yüzünden kâbusa dönüşüyor. Bel fıtığının başlangıcı insanın evrimine kadar uzanıyor. İnsan iki ayağı üzerine kalktığı gün aslında bel fıtığının oluşmasına da zemin hazırladı. Günümüzde tıp, bel fıtığını bizlere modern yaşamın bir hediyesi olarak görme eğiliminde. Şehir hayatı, arabadan neredeyse hiç inmemek, egzersizi azaltmak, uzun saatler boyunca masa başında çalışmak bel fıtığına davetiye çıkardı…
Doktora herhangi bir şikâyetle başvurma nedenleri araştırıldığında ortaya ilginç bir sonuç çıkıyor. Bu nedenler arasında, bel ağrısı ve buna bağlı bel fıtığı şikâyetleri soğuk algınlığından sonra ikinci sırada yer alıyor. Bel fıtığına yol açtığını bildiğimiz masa başında çalışma, bilgisayarın başından uzun süre kalkmama gibi şehirli hayatın bize sundukları bir yana, aslında en büyük sıkıntımız, “yanlış hareketler”. Ya da doğru bildiğimiz yanlışlar. Erkeklerin en çok arabalarının bagajına ağır bir şey koyarken ya da alırken, kadınların ise buzdolabındaki sebzeliğe eğilirken belini sakatladığını biliyor muydunuz? Kadınlar için bir diğer riskli hareket ise, ütü yaparken iki ayaklarının üzerinde sabit durması ki, bunu hemen her kadın yapıyor.
Bunun bel için ne kadar zararlı olduklarını bilmiyorlar. Bel ağrısı ve bel fıtığından korunmak için neler yapmamız gerektiğini, Anadolu Sağlık Merkezi’nin Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uzmanlarından Dr. S. Yaprak Demir ve Dr. Semih Akı ile konuştuk…
Bel fıtığı; omurgayı meydana getiren kemiklerin arasındaki disklerden biri veya birkaç tanesinin, kendilerini tutan bağı iterek ya da yırtarak omurilik, omuriliği saran zar veya sinirlerin üzerine çıkıp baskı yapması olarak tanımlanıyor. Bel fıtığı, boyun veya kasık fıtığına göre daha fazla görülüyor. Bunun en temel nedeni, insan vücudunun en hareketli bölgelerinin başında gelmesi. Bu hareketi sağlayan bölge çok kısa ve son derece hareketli olunca, aradaki kıkırdağa çok yük biniyor. Omurgaya binen yük fazlalaştığında veya kıkırdağın üzerindeki yük dağılımı düzensizleştiğinde disk dışarıya kaçıyor.
Omurga 30 yaşından sonra yaşlanıyor
Her 100 kişiden 80-85′i en az bir defa ciddi bel ağrısı çekiyor. Bel fıtığı ise her 100 kişiden ortalama 5′inde görülüyor. Omurga yaşlanması 30′lu yaşların başında belirti vermeye başlıyor. Bel ve boyun fıtıkları, 30–50 yaşları arasında çok sık görülüyor. Günümüzde erkeklerin birçoğu arabasının bagajından ağır bir şey alıp bagaja bir şeyler koyarken, kadınlar ise buzdolabının sebzeliğine eğilirken tutulup kalıyor. Bu hareketleri yaparken hiç özen göstermedikleri için, istemeden de olsa omurgalarını sakatlıyorlar. Bu iki hareket, bel fıtığını tetikleyen en önemli yanlışlar. Küçük yaştan itibaren omurgayı yeterli çalıştırmamak ve günün birinde ondan ani bir şey istemek bel fıtığını kolaylaştırıcı faktörler arasında yer alıyor. Kırsal kesimde küçük yaştan itibaren bağ bahçeyle uğraşan, otomobile daha az binen kişilerde bel fıtığına daha az rastlanıyor. Bu yüzden mesela bir kadın, buzdolabından bir şey almak için eğilirse, alttaki kıkırdağın üzerine yük çok fazla düşeceğinden fıtıklaşma oluyor. Kolaylaştırıcı ikinci etken ise ani ve yanlış açıda yük kaldırmak. Bazen burularak yukarıya uzanmak da, mesela özellikle hanımların mutfakta yana doğru kıvrılarak raflara uzanmaları bel için son derece zararlı.
Fizik tedavi ne zaman?
Bel fıtığı tedavisinde ilk ve en önemli yöntem, fizik tedavi ve iyileştirme. Ama fizik tedavi, yüzmek ya da özenli bir yaşam da çare olmadığı takdirde ameliyat ile çözüm yoluna gidiliyor. Bel fıtığı ameliyat kararını ise, beyin cerrahisi uzmanları veriyor. Toplumda görülme sıklığı açısından bakıldığında en fazla karşılaşılan ve yaşam kalitesini düşüren sağlık sorunlarının başında bel ağrıları geliyor. Kilo almak ve egzersiz yapmamak, bel-sırt kaslarını zayıflatarak bel bölgesine binen yüklerde artışa neden oluyor. Ayrıca alt bel bölgesinin hareketli olması incinmeye yatkınlığı da artıyor. Bel ağrılarının yüzde 80 kadarı ilaç tedavisiyle iyileşebiliyor. Yüzde 5`inde ise sorun kronikleşiyor ve tedavisi güçleşiyor. Ağrı her ne kadar erken evrede tedavi edilirse, bundan kurtulmak o kadar kolay. Yerleşmiş ağrının tedavisi ise bir o kadar zor. Ama günümüzde, her 100 kişiden 70′ini bel eğitim programı ile korumak mümkün.
Ameliyat en son çare
Omurga için en ideal spor yüzmek. Bisiklet sporu da omurgayı oldukça iyi çalıştırıyor. Tenis ve yürüyüş yine iyi ama takım sporları ani hareketler gerektirebileceğinden omurga için riskli olabiliyor. Futbol, basketbol gibi sporlarda küçük yaştan itibaren omurganızı eğitmişseniz sorun yok. Bel fıtığı için tek tehlikeli spor kürek çekmek. Eğer basketbola veya futbola 20′li yaşlardan sonra başlarsanız, bağlar yeterince antrenmanlı olmadığı için bel fıtığı olma ihtimali yüksek. Evde veya spor salonlarında orta yaştan itibaren kürek yerine bisiklet veya koşu bandı tercih edilmeli.
Gerçek bel fıtığında ağrı, bacağa vuruyor ama bel ağrımıyor. Eskilerin “lumbago” diye bildikleri bel fıtığının ta kendisi. Yine “siyatik” dedikleri de öyle. Çeşitli görüntüleme yöntemleriyle özellikle MR çekilerek omurga incelendiğinde hiç bir şikâyeti olmayanların bile yüzde 30′unda disklerin yıprandığını hatta yerinden bir miktar çıktığı görülüyor. Bel veya bacak ağrısı olan hasta ya bir fizik tedavi rehabilitasyon uzmanına ya da bir beyin cerrahına başvurması en ideali. Bel fıtığı tedavisinde her zaman ameliyatsız tedavi yöntemlerine öncelik veriliyor. Doğru tedavi yapılırsa, bel fıtıklarının büyük kısmının ameliyata ihtiyacı yok. Toplam bel fıtığı vakalarının ancak yüzde 5′i ameliyata ihtiyaç duyuyor. Diğerleri istirahat ve çeşitli tedavi yöntemleriyle iyileşiyor. Bacağında kuvvetsizlik, çekme veya kısalma, ciddi uyuşuklar, tutukluk veya idrar, büyük abdest kaçırması olan hastalar hemen ameliyata alınıyor. Sinirin üstünde geri dönülmesi mümkün olmayan bir hasar başladığı takdirde, ameliyat kaçınılmaz oluyor. Bel fıtığında acil ameliyata çok nadiren başvuruluyor.
Sigara ve yaş risk faktörü
Bel ağrısının oluşmasında farklı etkenler rol oynuyor. Sıklıkla 30–50 yaş arasında ve her iki cinste eşit oranda görülüyor. ASM Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uzmanlarından Prof. Dr. Semih Akı ise, bel ağrısındaki diğer risk faktörlerini şöyle sıralıyor:
“Özellikle ağır işlerde ve kompresyon cihazlarıyla çalışanlarda, tır şoförleri gibi uzun süreli vibrasyona maruz kalanlarda bel ağrısı daha fazla görülüyor. Yaşam tarzı ile yakından ilgili bir sorun. Ağır yük taşıyanlar, hamileler, beli zorlayıcı fiziksel aktivitelerde bulunanlar, sigara içenler ve kilo problemi olan kişiler bel ağrısı şikâyetine daha sık maruz kalıyor.”
Akut ve kronik ağrının tedavisi birbirinden farklı. Prof. Dr. Akı, bel fıtığı tedavisine nasıl yaklaştıklarını ise şöyle özetliyor:
“Kronik ağrıda psikolojik faktörler rol oynuyor. Bu tip ağrıların tedavisinde hasta mutlaka psikolojik destek almalı. Onun için kronik ağrılı bir hastayı çevresiyle birlikte değerlendirmekte fayda var. Hastanın aile yaş**** sosyal uyumu ve iş ortamı tedavi için önem taşıyor ve mutlaka bir arada değerlendirilmeli. Akut tedavide ise yaklaşım farklılaşıyor. Burada ilk akla gelen nokta ilaç tedavisi ve fizik tedavi oluyor. Akut bel ağrılarının bir yıl içinde tekrarlama ihtimali yüksek (yüzde 50) olduğundan korunma son derece önem taşıyor. Korunmada, hastanın kas yapısını ve duruşunu düzeltmeyi amaçlıyoruz. Onun için hastalara; tedavinin bir parçası olarak mutlaka iyileştirme eğitimi vermek zorundayız. Günlük yaşamları içinde nelere dikkat etmeleri, hangi egzersizleri yapmaları gerektiğini yaşamlarının bir parçası haline getirmelerini istiyoruz.”

Bel fıtığından korunmak için…
* En etkili önlem, her gün yapılan bilinçli egzersiz.
* Vücut ağırlığınızı idealin üzerine çıkarmamaya özen gösterin.
* Başınızdan yükseğe uzanmayın.
* Mobilya ve ağırlıkları kendinize doğru çekmeyin, mecbursanız itin.
* Aşırı bedensel yorgunluklardan kaçının.
* Vücudunuzu herhangi bir pozisyonda uzun süre hareketsiz tutmayın.
* Yattığınız yer sert olmalı, tercihen vücudunuzun en rahat ettiği gibi uyuyun ama bir yanınıza yatabiliyorsanız daha uygun olur.
* Otomobil kullanırken koltuğunuz direksiyona mümkün olduğunca yakın olsun.
* Otomobilde bel desteği varsa kullanın, yoksa ince bir yastıkçık koyun.

Çikolata Kisti (Endometriozis)

Endometriozis hastaların büyük kısmı çocuk sahibi olamama nedeni ile doktora müracaat ederler.Endometriozis hastalarında en sık karşılaşılan şikayet adetlerin aşırı derecede ağrılı olmasıdır. Hastalığın seyri ve tedavisi hakkında öğrenmek istediğiniz her şeyi bu yazıda bulacaksınız.


Çikolata Kisti (Endometriozis)
Rahim (uterus) içerisinde yer alan; her ay gebeliğe ev sahipliği yapacak şekilde hazırlanan ve gebelik olmadığı zaman yeterli hormon desteğinden yoksun kalması nedeniyle adet (menstruasyon) kanaması halinde dökülen özel hücre tabakası “endometrium” olarak adlandırılmaktadır. Bu hücre tabakası vücutta sadece rahim içerisinde yer almaktadır. Bu hücrelerin vücutta rahim dışında başka bir alanda yer alması “endometriozis” hastalığı olarak adlandırılır. Bu durum en sık olarak yumurtalıklarda, rahim arkası boşlukta (Douglas boşluğu), vajen ile barsağın son bölümü arasında, barsakların yüzeyinde, tüplerin üzerinde veya çevresinde, rahmi tutan bağların ve mesanenin üzerinde veya karın zarı yüzeylerinde, cerrahi yaralarda, dikişli doğum esnasında açılan kesilerde, çok nadir olarak da göbek deliği ,burun zarı gibi uzak organlarda görülür. En sık görüldüğü yer %75 oranıyla yumurtalıklardır.

Rahim iç tabakası adet döngüsünün seyrinde her ay kalınlaşan ve belli bir süre sonucunda kanamasıyla vücut dışına atılan bir dokudur. Rahim iç tabakası rahim yüzeyi dışında bir yere yerleştiğinde yine adet döngüsüyle birlikte kalınlaşma gerçekleşir ve yine kanamayla bu doku uzaklaştırılmaya çalışılır. Endometriozis hastalığının yerleştiği dokular vajinayla dış ortama açılan rahimin aksine kapalı sistemlerdir ve kanama bu kapalı sitemin içine (genellikle karın boşluğuna olur veya yumurtalık dokusu içine olur ki bu ilerleyen süre içinde burada endometrioma diğer adıyla çikolata kisti adı verilen yumurtalık kistlerine neden olur.) olur. Bu oluşan iç kanamalar iç bölgelerde yapışıklıklara neden olur ve buna bağlı belirtiler meydana gelir. Bu iç kanama miktarı çok az miktarda oluştuğundan hayati tehlike taşımaz.

Kimlerde sık görülür?

Endometriozis üreme çağındaki kadınların hastalığı olarak kabul edilir. Hiç şikayeti olmayan ve başka bir nedenle değerlendirilen bir kadında saptanabilir. Tüm kadınların %3-5′inde, çocuk sahibi olmakta güçlük çeken çiftlerin %40′ında saptanmaktadır. Birinci derece akrabalarından birinde endometriozis saptanmış bir kadında hastalığın görülme olasılığı yaklaşık 7 kat daha fazladır. Endometriozis çok nadir olarak menopozdaki kadınlardan ve çok geç hastalarında görülmektedir. Hatta literatürde erkelerde de görülebildiği bildirilmiştir.

Neden oluşur?

Hangi faktörlere sebep olduğu tam olarak bilinmemektedir. Nedeni açıklamaya yönelik çeşitli teoriler öne sürülmektedir. En fazla kabul gören iki görüş genetik olarak yatkınlığı bulunan kadınlarda, karın içerisinde yer alan belirli yüzeylerde veya dokularda hücrelerin yapısal değişikliği uğraması ve rahim iç tabakası gibi davranmasıdır; diğer ise rahim iç tabakasının (endometrium) fallop tüplerinden karın içine taşınmasıyla oluşur ki bu teoriye retrograd mesturasyon teorisi denir. (olabilmesi daha mümkün ve mantıklı olan teoridir.)

Nasıl belirti verir?

Endometriozis hastalarında en sık karşılaşılan şikayet adetlerin aşırı derecede ağrılı olmasıdır. Ağrının şiddetinde giderek artan bir düzen izlenir. Ağrının nedeni endometriozis odaklarında salgılanan prostoglandin adı verilen bazı maddelerin etkisiyle rahimde ortaya çıkan kasılmalardır. Ancak ağrının şiddeti ile hastalığın derecesi arasında bir ilişki yoktur. Hafif derecede bir endometriozis şiddeti ağrılara neden olabileceği gibi ileri derecede bir endometriozis olgusunda çok hafif adet sancısı görülebilir hatta hiç bir ağrı olmayabilir. Bununla beraber sancıların daha erken başlaması ve daha uzun sürmesi hastalığın evresinin ilerlediğine işaret edebilir. Ağrı tipik olarak adetten birkaç gün önce başlar ve adet kanaması ile birlikte en üst düzeye ulaşır ve kanama boyunca devam eder. Hatta zaman zaman bu ağrılar ağrı kesici ilaçlara cevap vermeyebilir. Adet sancısı dışında endometriozisde kronik kasık ağrıları ve bel ağrıları da olabilir. Bu ağrılar bacaklara doğru da yayılım gösterebilir.

Endometriozis, cinsel ilişki sırasında ağrıya neden olabilir. Bu duruma endometriozis hastaların çoğunda kanama bozukluğuna rastlanmaz. Ancak adet öncesi görülen kahverengi lekelenme şeklinde kanamalar endometriozis için tipiktir.

Endometriozis hastaların büyük kısmı çocuk sahibi olamama nedeni ile doktora müracaat ederler. Genel olarak kısırlık şikayeti bulunan kadınların yaklaşık %10-20 sinde değişik düzeylerde endometriozis bulunmaktadır. Endometriozis ve kısırlık arasındaki ilişki tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Özellikle hafif ve orta derecede endometriozisin kısırlığa neden olup olmadığı tartışmalıdır. Bununla beraber en sık kabul gören teori endometriozisin pelvis boşluğu içinde bir tür inflamasyona neden olarak bazı maddelerin salınımına yol açtığı ve bu maddelerin ve follikül ve yumurta gelişimi üzerinde olumsuz etkilerin olduğudur. Karın zarında salgılanan bu maddelerin yumurta ve sperm bilerleşmesi, tubal fonksiyon ve hatta döllenmiş yumurtanın endometriuma implante olması üzerinde de olumsuz etkilerinin olabileceği ileri sürülmektedir. Bir başka düşünceye göre ise hafif derecede endometriozis kısırlığa neden olmamaktadır. Bu hastalarda kısırlığın ana nedeni kötü sperm kalitesi ovülasyon bozukluğu gibi bilinen başka bir patoloji ya da açıklanamayan infertilite (kısırlık) olgularında olduğu gibi bilinmeyen nedenleridir. Endometriozis sadece tabloya eşlik eden ek bir patolojidir.

Öte yandan şiddetli endometriozis kısırlığın bilinen bir nedenidir. Ortaya çıkan yapışıklıklar ve anatomik bozukluklar üreme sisteminin normal fonksiyonunu bozarak fertilizasyon problemlerine neden olurlar. Yapışıklık olmasa bile çikolata kistleri normal ovülasyonu bozarak kısırlığa yol açabilir.

Neden çikolata kisti: Birikmiş kan kalıntılarının rengi zaman geçtikçe kırmızıdan kahverengine ve siyaha doğru değişim gösterir. Endometrioma yumurtalık dokusu içinde bu eski kanın birikmesiyle oluşur ve bu kistin içinde bulunan görünüm olarak sıvın çikolatayı andırır.

Endometriozis ile birlikte görünebilen yakınma ve bulgular

Kronik pelvik ağrı
Adetlerin sancılı olması (dismenore)
Kısırlık
Dış gebelik
Ağrılı cinsel ilişki (disparonia)
Bel ağrısı
Sırt ağrısı
Bacaklarda ağrı
Bulantı-kusma
Karın ağrısı
Kabızklık ya da ishal
Makata vuran ağrı
Kanlı dışkı
Makadi kanama
Kuyruk sokumuna doğru ağrı
İdrarda kan
İdrar yaparken yanma
Yan ağrısı
Sık idrara çıkma
Adet kanamasıyla eş zamanlı burun kanamaları ya da vücudun çeşitli yerlerinde kanama ve morarmalar.

Nasıl tanı konur ?

Endometriozisin tanısı lezyonların direk olarak görülmesi ve patolojik olarak incelenmesi ile konur. Yani kesin tanı için cerrahi şarttır. Öyküde endometriozisden kuşku duyulan hastalarda kısırlık problemi de varsa mutlaka tanısal laparoskopi yapılmalıdır. Laparoskopi sırasında karın zarı, rahim, douglas boşluğu, tüpler gibi tüm pelvis içi oluşumlar gözlenerek küçük endometriozis odaklarının varlığı araştırılırken şiddetli olgularda yapışıklıklar izlenir.

Endometriozis tanısında en önemli tanısal testlerin başında ultrasonografi gelir. Ancak ultrasonografi yumurtalıklarda yerleşmiş çikolata kistlerinin tanınmasında yararlıyken pelvik endometriozis hakkında bilgi vermede yetersizdir. Yumurtalık içinde derinde yerleşmiş endometriomalar laparoskopide gözden kaçabilir ancak bu kitleler dikkatli bir ultrasonografik inceleme ile kolaylıkla fark edilebilir.

Ultrasonografi incelemesinde endometriomalardan kuşku duyulan olgularda kanda Ca-125 adı verilen bir markerın bakılması sonucu tanının desteklenmesi açısından önemlidir. Yumurtalıktan köken alan bazı kanserlerde salgılanan bu tümör belirteci endometriozis varlığında da artmaktadır ancak kan düzeyi habis hastalıklarda olduğu kadar yükselmemektedir.

Evreleri

Endometriozis hastalığının yerleştiği bölge, yayılımı, derinliği ve büyüklüğüne göre evrelendirilir. Evre 1 minimal hastalığı, evre 2 hafif, evre 3 orta ve evre 4 ise şiddetli endometriozisi ifade eder. Hastalığın evresi ile yarattığı şikayetler arasında direkt bağlantı yoktur.

Nasıl tedavi edilir?

Endometriozisin kesin kalıcı tedavisi yoktur. Uygulanan tedavilerin amacı ağrıyı gidermek ve kısırlığı ortadan kaldırmaktır. Bu amaçla tıbbi ve cerrahi tedaviler uygulanabilir. Tıbbi tedaviler endometriozisin östrojene bağımlı bir hastalık olması prensibine dayanır. Hamilelik ve menopoz endometriozis oluşumunu engelleyen iki doğal durumdur. Hormonal tedavilerde amaç bu iki doğal durumu taklit etmektir. Her iki durumda da endometrium üzerindeki östrojen etkisi ortadan kalkacağından yanlış yerde yerleşmiş olan endometrial dokunun da baskılanması beklenir.

Gebelikte görülen hormonal durumu taklit etmek için doğum kontrol hapları kullanılırken, menepozu taklit etmek amacıyla danazol ya da GnRH analoğu adı verilen ilaçlar kullanılmaktadır. 3-6 ay süren bu tedavide kan östrojen düzeyi doğal menopozda olduğu gibi düşük seviyelere inmektedir. Genellikle ayda bir kez yapılan enjeksiyonlar şeklinde uygulanan GnRH analog tedavisi oldukça pahalı bir tedavi şeklidir. GnRH anaolgları uzun süreli kullanımda kemik erimesi, ateş basması gibi menopoz sonrası görülen yakınmalara neden olabileceğinden östrojen içeren ilaçlar ile birlikte verilebilir. Add-back tedavi adı verilen bu durun tezat gibi görülebilir. Ancak amaç kan östrojen düzeyini endometriozisi baskılayacak kadar düşük ve kemik erimesine neden olmayacak kadar yüksek bir aralıkta tutmaktır.

Yapılan çalışmalar endometriozisde uygulanan tıbbi tedavilerin ağrıyı gidermede etkili olduğu ancak infertilite üzerinde olumlu bir etkisinin olmadığının göstermektedir. Bu nedenle kısırlık nedeni ile başvuran hastalarda tıbbi tedavi önerilmez.

Şiddetli endometriozis olgularında tercih edilmesi gereken tedavi yaklaşımı cerrahidir. Özellikle laparoskopik cerrahi tekniklerde yaşanan gelişmeler bu hastaların etkili bir şeklide tedavi edilmelerine olanak sağlamaktadır. Örneğin; çikolata kisti çıkartılan hastaların %50′si 6 ay içinde tedaviye gerek kalmadan hamile kalmaktadır. Anatomik düzenin yeniden sağlanması hem ağrının giderilmesinde hem de üreme potansiyelinin arttırılmasında son derece önemlidir.

Yardımcı üreme teknikleri:

Kısırlık nedeniyle tedavi edilen bir kadın cerrahi sonrası 6 ay içinde kendiliğinde hamile kalamamış ise bir sonraki seçenek yardımcı üreme teknikleridir. Eğer tüpler açık ise aşılama denenebilir. Aşılamanın da başarısız olduğu durumlarda ise son alternatif tüp bebek uygulanmadır. Bu grup hastalarda özellikle büyük çikolata kisti çıkarılmış ise yumurtalıkların rezervinde bir azalma beklenebilir. Ayrıca bilinmeyen bazı nedenlerden dolayı bu endometriozis olgularında döllenme oranlarında düşüklük görülebilmektedir.

Tekrarlayan Düşük Nedir

Mayıs 26th, 2011 Posted in Gebelik Tags: ,

Gebeliğin ilk haftalarında gerçekleşen düşükler genellikle sağlıksız embriyonun vücuttan atımı olarak görülür. Ancak bu düşükler tekrarlıyorsa sebebi araştırılmalı ve tedavisi yapılmalıdır. Bu konuda sizler için yaptığımız araştırmayı sunuyoruz.


Tekrarlayan Düşük Nedir
Yirminci gebelik haftası öncesi ve bebeğin ağırlığı 500 gram’a ulaşmadan gerçekleşen 2 veya daha fazla sayıdaki düşüğe tekrarlayan düşük denir. Hamileliğin en sık görülen komplikasyonu düşüktür. Bir çok kadın çok erken dönemde düşük yaptığından düşüğü ağır bir menstrual kanama zannederek fark edemeyebilir. Gebeliklerin %20′si düşükle sonlanır. Düşükler üreme çağındaki çiftlerin %5′inde infertilite nedenidir.

Tekrarlayan düşük nedenleri nelerdir?

Tekrarlayan düşüklerin birçok nedeni vardır. En sık görülen düşük nedeni fetusun gelişimindeki anormalliklerdir. Çalışmalar düşüklerin yarısından fazlasının kromozom (genetik) anomalilerine bağlı olduğunu göstermiştir. Bunun yanında anne ve babaya bağlı problemler ile çevresel faktörler de düşüklere yol açar. Rahimdeki anomaliler, myomlar, yapışıklıklar, rahim ağzı yetmezliği, hormonal nedenler, enfeksiyonlar ve bağışıklık sistemindeki bozukluklar tekrarlayan düşüklere neden olur. Nedeni izah edilemeyen düşüklerin birçoğundan bağışıklık sistemindeki problemler sorumludur.

Hangi çevresel faktörler düşük nedenidir?

Radyasyon, kimyasal maddeler, ilaçlar, içki ve sigara tüketimi düşüğe neden olur.

Anneye bağlı düşük nedenleri nelerdir?

Anormal yapıdaki bir rahim düşüğe nasıl neden olur?

Rahmin yapısındaki veya iç tabakasındaki bozukluklar düşüklere neden olur. Rahmin yapısındaki bozukluklar oluşan embryonun tutunmasını veya bebeğin gelişmesini engelleyerek düşüklere yol açar. Yetersiz progesteron hormonu üretimine bağlı olarak rahmin iç tabakası gelişmez bu da embryonun tutunmasını veya tutunan embryonun gelişmesini engelleyerek düşüklere neden olabilir. Rahim ağzındaki kasların güçsüzlüğü de düşük nedenidir.

Bağışıklık sistemindeki bozukluklar düşüklere neden olur mu?

Düşük yapmış kişilerin bir kısmında herhangi bir neden bulunamamaktadır. Bu grup hastada düşüğün bağışıklık sistemindeki problemlere bağlı olabileceği düşünülür. Annenin bebeğe ve plasentaya (bebeğin eşine) ait dokulara karşı gösterdiği anormal cevap sonucu gebelik düşükle sonlanır. Bebeğe ve plasentaya ait proteinlere karşı annede gelişen antikorlar kan yolu ile bebeğe ulaşarak zarar verir, bu durum gebeliğin kaybedilmesine neden olur.

Stres düşüğe neden olur mu?

Stresin normal gebelerde düşüğe neden olması çok zordur. Fakat tekrarlayan düşük öyküsü olan kadınlarda ve eşlerinde yoğun bir stres görülür. Bu nedenle tekrarlayan düşük öyküsü olan çiftlere psikolojik danışmanlık verilmesi önerilir.

Bazı çiftlerin özelliklerinin düşüğe neden olduğu doğru mu?

Çiftlerin her ikisi de bazı genetik hastalıkların taşıyıcısı ise bu durum düşüğe neden olabilir. Bu hastalıklar taşıyıcı özellikte olduğu için çiftlerde hiçbir bulgu vermeyebilir. Fakat hem anne hem de babadan gelen hastalıklı genler bebeğin hasta olmasına neden olur ve yaşamını zorlaştırır.

Belenme yetersizliği düşüğe neden olur mu?

Kesin bir bilgi olmamakla birlikte birçok besinin eksikliğinin de düşüğe yol açabileceği düşünülmektedir .Yeşil sebzelerde bol miktarda bulunan folik asit eksikliğinin bebekte anomalilere ve düşüklere neden olduğu kabul edilmektedir.

Anne adayının kendisi düşüğe neden olabilir mi?

Bir çok kadın stres, ruhsal sıkıntı ve aşırı fizik aktivitenin düşüğe neden olduğunu düşünebilir. Fakat bunlar çoğunlukla düşük nedeni değildir .Düşükten dolayı kadının kendisini suçlaması doğru değildir.

Değişik tipte düşükler olduğunu duydum. Bunlar nelerdir?

Düşüklerin tıbbi sınıflaması şöyledir;
Değerli Misafirimiz, Bu konuya ait diğer resimleri görebilmek için ÜYE OLUNUZ
Kaçınılmaz düşük (abortus insipiens); bebeğe ait zarların yırtıldığı, kanama ve bebeğe ait parçaların açılan rahim ağzından dışarı çıktığı durumdur. Düşük kaçınılmazdır.
Komplet olmayan düşük (inkomplet abortus-tamamlanmamış düşük); gebeliğin bir kısmı dışarı atılmıştır. Geriye kalan kısmının temizlenmesi ve kanamanın durdurulması için kürtaj gerekir.
Farkına varılmamış düşük (missed abortus); fetusun (bebeğin) yaşamı sonlandığı halde hiç bir bulgu vermez ve anne tarafından bu durum fark edilmeyebilir.

Düşüğün bulgulan nelerdir?

Vajinal kanama ve takiben kasıklardaki kramplar düşük habercisi olabilir. Uzun süren kanama ve kramplar çoğunlukla düşükle sonlanır. Bu bulgular saptandığında derhal doktorunuza başvurmanız gerekir. Uygun istirahat ve doktorunuzun önereceği ilaçlar düşük yapmanızı önleyebilir.

Düşük yapıldığı fark edildiğinde ne yapılmalı?

Hemen doktora baş vurulmalıdır. Çoğunlukla yatak istirahatı ve progesteron hormonu kullanılması önerilir. Doktorunuz ultrasonografik inceleme ve kan testleri ile durumunuz hakkında size ayrıntılı bilgi verir ve tedavinizi düzenler.

Düşüklerden sonra kan uyuşmazlığı ile ilgili aşı yaptırılması gerekir mi?

Eğer kan grubunuz Rh negatif ve eşinizin kan grubu Rh pozitif ise düşükten sonra aşı yaptırmanız gerekir.

Düşük yapılan dokunun doktora götürülmesi gerekir mi?

Bu doku üzerinde hem tanı hem de nedene yönelik patolojik çalışmalar yapılabileceği için düşük yapılan dokunun doktora götürülmesi faydalı olur. Mümkün olduğu kadar çok miktarda düşük materyali temiz bir kavanoza konularak en kısa zamanda inceleme için laboratuara iletilmelidir.

Ölü doğumla düşük arasındaki fark nedir?

Ölü doğum 20. gebelik haftasından sonra olan gebelik kaybıdır. Düşük ise 20. gebelik haftasından önce gerçekleşir.

Annenin yaşı düşüklerde rol oynar mı?

Kromozomal bozukluklara bağlı düşükler anne adayının yaşı 35′in üzerinde olduğunda artar. Baba adayının45 yaş üzerinde olduğu çiftlerde de düşük ihtimali artar.

İnfertilite ve tekrarlayan düşük arasında bir ilişki var mı?

Çocuğu olmayan kadınların düşük yapma ihtimalinin genel toplum ile karşılaştırıldığında üç kat daha fazla olduğu görülmüştür. İnfertilite vakalarının %5′inde infertilite nedeni tekrarlayan düşüklerdir. Benzer şekilde düşük yapan kadınlar arasında infertilite sıklığı genel toplumla karşılaştırıldığında iki kat daha fazladır. Eğer düşükler beklenen adet kanamasından önce oluyorsa kadın kendini infertil zannederek doktora başvurabilir.

Gebelikte cinsel ilişkide bulunmak düşüklere neden olur mu?

Menideki prostaglandin adı verilen maddeler rahimde kasılmaları başlatarak düşüklere neden olabilir. Düşük tehdidi olan kişilerin durumlarını doktorlarına danışmaları ve gerekirse kondom kullanarak cinsel ilişkide bulunmaları önerilir.

Düşük yapıyorum. Gebelik testim pozitif olabilir mi?

Evet, düşük yapıyor olmanıza rağmen test hala pozitif çıkabilir. Bir süre sonra testin negatifleşmesi gerekir. Eğer uzun bir süre geçmesine rağmen gebelik testi hala pozitif çıkıyorsa doktorunuza başvurun. Bu durum mol gebelik olarak adlandırılan bir hastalıkta görülebilir, bu amaçla tedavi ve takipleriniz yapılmalıdır.

Tekrarlayan düşüklerin tedavisi nedir?

Tekrarlayan düşüklerin tedavisi düşük nedenine bağlıdır. Rahimdeki anormallikler için cerrahi tedavi gerekebilir. Bu işlemler histeroskopik ve laparoskopik olarak yapılabilir. Progesteron eksikliğine bağlı düşüklerin tedavisinde progesteron hormonu verilerek başarılı sonuçlar alınabilir. Rahim ağzı yetmezliği düşünülen vakalarda gebeliğin 10. haftasında serklaj (rahim ağzına dikiş atma) işlemi uygulanır.

Bağışıklık sistemindeki bozukluklara bağlı düşükler nasıl tedavi edilir?

Annenin bebeğe ve plasentaya (bebeğin eşine) ait dokulara karşı gösterdiği anormal cevap sonucu düşükler gerçekleşir. Bebeğe ve plesantaya ait proteinlere karşı annede oluşan antikorlar kan yolu ile bebeğe ulaşır ve zarar verir. Normal gebeliklerde mevcut olan bloke edici faktör bunu engeller. İmmunoterapi ile anne adayında, gelişen bebeği koruyabilmek için gereken bağışıklık sistemi cevabının oluşturulması amaçlıdır.

İmmunoterapi aktif veya pasif yolla sağlanabilir;
Aktif immunoterapi (aktif aşılama); baba adayından alınan kandan ayrıştırılan lenfosit adı verilen hücreler anne adayınaverilerek bloke edici faktörlerin oluşması sağlanır. Bu tedavi ile birçok çift sağlıklı çocuk sahibi olabilmektedir. Lenfosit aşısı yapılan vakalarda canlı doğum olasılığı artarken, bu tedavi sonrası elde edilen gebeliklerde büyüme geriliği, erken doğum ve anomali riskinin azaldığı gösterilmiştir. Bu aşının başarısı anne adayında bloke edici faktörlerin oluşabilmesine bağlıdır. Hastaların %75′inde bu faktörlerin oluştuğu tespit edilmiştir.
Pasif İmmunoterapi (pasif aşılama); intravenöz immunoglobulin uygulaması (damar içine immunglobulin verilmesi) ile yapılır. Genellikle gebelik öncesinde başlanan tedaviye ayda bir kez olmak üzere gebeliğin 28. haftasına dek devam edilir.
Heparin ve bebek aspirini de özellikle pıhtılaşmaya neden olarak düşüğe yol açan bağışıklık sistemi bozukluklarının tedavisinde kullanılabilir.

Genital Tüberküloz Nedir

Genital tüberküloz genellikle sebebpsiz infertiliteler sonucu başvurulmasıyla teşhis edilir.Genital tüberkülozdan şüphelenilen vakalarda aile ve kişinin kendi öyküsü önemlidir. Daha önceden tüberküloz tanısı alıp almadığı, ailesi ve yakın çevresinde bu hastalığa sahip kişi olup olmadığı araştırılmalı ve detaylı bir fizik muayene yapılmalıdır. Bu konuda sizler için topladığımız bilgileri sunuyoruz.


Genital Tüberküloz Nedir
Tüberküloz yani verem bir zamanların en tehlikeli ve en ölümcül hastalığıydı. Günümüzde ise eskisi kadar yaygın olmasa bile hala daha özellikle ülkemizde yaygın olarak görülmekte olan bir hastalıktır.
Ancak geliştirilen antibiyotik ve aşılar sayesinde hem önlenebilen hem de tedavi edilebilen bir hastalıktır. Son 50 yılda tüberküloz tedavisindeki gelişmelere ve gelişmiş ülkelerde büyük ölçüde yok edilmiş olmasına karşın tüm dünyada bakıldığında önlenebilen ölüm sebepleri arasında 5. sıradadır.
Dünya Sağlık teşkilatı 1990 yılında tüm dünyada 2.910.000 kişinin bu hastalık nedeni ile hayatını kaybettiğini açıklamıştır. Çarpıcı olan bu ölüm vakalarının sadece 40.000′inin gelişmiş ülkelerde meydana gelmesidir.
Uzun süre belirti vermemesi nedeni ile ve ihmalkarlıklar sonucu ülkemizdeki tüberküloz görülme sıklığı tam olarak bilinmemekte, hastaların önemli bir kısmı saptanamamakta ve teşhis konulan hastalar yeterli düzeyde takip edilememektedir. Tüberküloz en sık solunum yollarını tutmaktadır. Bu hastaların %2-5 kadarında da genital tüberküloz saptanmaktadır.
Genital tüberküloz primer ve sekonder olarak ikiye ayrılır. Son derece nadir olan primer genital tüberkülozda mikroorganizmanın ilk enfeksiyon yarattığı alan genital organlardır. Vakaların %99′dan fazlası sekonder tüberkülozdur. Burada vücudun başka bir yerinde (genelde akciğerler) bulunan enfeksiyon kan yolu ile genital organlara yayılır (dessendan enfeksiyon).
Dış genital organların tüberkülozu son derece nadirdir. En sık endometrium ve adneksler (yumurtalıklar ve tüpler) tutulur.
Klinik
Genital tüberküloz vakalarında tüberküloz için tipik olan yorgunluk, kilo kaybı, gece terlemeleri, gece yükselen ateş çok nadir görülür. Genital tüberkülozlu hastalarda en sık başvuru sebebi infertilitedir. Hastalarda %25-50 oranında pelvik ağrı ve %10-40 oranında anormal kanama görülür. Endometriumda olan harabiyet nedeni ile zarlar birbirine yapışır (Asherman sendromu) ve bu durum hem infertiliteye hem de adet kanamasının azalmasına ya da olmamasına neden olur. Tüpler sıklıkla iki taraflı tutulur ve histerosapingografide (rahim filmi) görünümü tipiktir.
Tanı
Genital tüberkülozdan şüphelenilen vakalarda aile ve kişinin kendi öyküsü önemlidir. Daha önceden tüberküloz tanısı alıp almadığı, ailesi ve yakın çevresinde bu hastalığa sahip kişi olup olmadığı araştırılmalı ve detaylı bir fizik muayene yapılmalıdır. Tanıya yardımcı olması açısından akciğer grafisi çekilmeli ve PPD testi yapılmalıdır. İnfertilite nedeni ile müracaat etmiş hastalarda HSG çekilmeli, gerekli vakalarda endometrium biopsisi yapılmalıdır.
Tedavi
Genital tüberkülozun tedavisi tıbbidir. Ancak gelişmiş olan infertilite vakalarında tedaviye yanıt çok iyi değildir. Sebat eden vakalarda cerrahi tedavi de uygulanabilir. Çocuk isteği olmayan kadınlarda rahim alınabilir. Genital tüberküloz tedavisi güç ve yüzgüldürücü olmayan bir hastalıktır.

Jinekolojik Check-Up

Mayıs 26th, 2011 Posted in Kadın Sağlık Tags: ,

Erken teşhis birçok hastalığın tedavisinin ön şartı kabul edilmekte. Sizlere erken teşhis için önereceğimiz konulardan biri de jinekolojik check-up. Özellikle birinci dereceden akrabalarında kanser geçmişi olan risk altındaki kişilerin öncelikli olarak bu check-up olmaları gerekmekte.


Jinekolojik Check-Up
Özellikle risk grubu kadınlarda kesinlikle ihmal edilmemesi gerekir. Risk grubu: anne- baba- kız kardeş- erkek kardeş gibi yakınlarında kanser hastalığı olan kadınlardır. Özellikle meme kanseri; anne ve kız kardeşte varsa üzerinde durulması gereken önemli bir risk unsurudur.

Rahim ve yumurtalık kanserlerinde de durum aynıdır. Yakın akrabalarında bu tür kanser olan kadınlar risk grubu olarak değerlendirirler.
RİSK GRUBUNDA BULUNANLAR KADINLAR İÇİN NELER YAPILIYOR?
Önce risk faktörlerini izah edilerek kadınlar bilinçlendirilmeye çalışılır. Risk durumu tespit edildikten sonra koruyucu olarak yaşam tarzında yapılması gereken değişiklikler tespit edilir.
Örneğin; sigara içiyorsa içmemesi önerilir. Kullandığı ilaçlar tespit edilir. Kullandığı ilaçlarının olası yan etkileri araştırılır. Örneğin menopozdaysa ve hormon yerine koyma (replasman) tedavisi almaktaysa bunların olası zararları izah edilir ve risk faktörü olarak dikkate alınır. Genç hastalarda devamlı kullanılan doğum kontrol hapları soruşturulur.
Diğer sistemik hastalıkları eğer varsa tespit edilir ve devamlı kullandığı ilaçlar soruşturulur. Örneğin; kortizon kullanıp kullanmadığı araştırılır. Kortizon bilindiği gibi bağışıklık sistemini baskılayıcı bir ilaçtır. Kanser de bağışıklık sisteminin zayıflaması ve çökmesiyle çok alakalıdır. Zaten kanserlerin çoğunun ortaya çıkması geçirilen bir psikolojik travma sonucu oluşan bağışıklık sisteminin çökmesi sonrasında oluşur.
Hastanın yaşam tarzındaki diğer kanserojen etkenler tespit edilir. Kaçınılması mümkün olanlardan uzak durması önerilir ve yaşam tarzında değişiklikler yapması tavsiye edilir.
Örneğin; rahim ağzı kanserleri HPV (Human Papilloma Virus) enfeksiyonlarıyla çok ilişkilidir. Yani cinsel hayatı aktif, sık partner değiştiren kadınlarda bu virus enfeksiyonuna yakalanması olasılığı daha fazladır. Böyle bir risk taşıyorsa alabileceği önlemler ile kansere yakalanma olasılığı azaltılmaya çalışılır.
Risk faktörleri belirlendikten sonra jinekolojik muayene yapılır. Ultrason ve pap smear kontrolünden sonra hasta laboratuar testleri için laboratuara, mamografi tetkiki için de radyoloji merkezine sevk edilir.
Rutin jinekolojik check-upı şunları içermektedir:
1- Kan sayımı
2- Tam idrar tahlili
3- Açlık kan şekeri
4- Kandaki biokimyasal analizler
5- Mamografi
6- Ultrasonografi
7- Kemik yoğunluğu
8- Tümör markerler
9-pap smear testi
Bu rutin tetkikler hastanın yaşına ve risk faktörlerine göre değerlendirip azaltılıp çoğaltılabilir ilave tetkikler istenebilir.
Jinekolojik check-up sadece kanser riskini tespit etmeye yönelik değildir. Kadın sağlığında osteoporoz ve kalp hastalığı da önemli risk faktörleridir.
Bu nedenle kan biokimyası ve kemik yoğunluğu da önem taşımaktadır. Aynı şekilde diabet (şeker hastalığı) da önemli bir risk unsurudur. Çünkü her mevcut hastalık diabetle daha komplike bir hale gelmektedir.
Örneğin; menopoz eğer üzerine bir de diabet eklenirse daha komplike bir hal almaktadır. Aynı şekilde genç hastalarda da diabet, hastalığın seyri açısından önem taşımaktadır. Gebelikte diabet, gebeliği oldukça komplike bir hale getirmektedir. Kanser tedavisi görenlerde de diabet mevcudiyeti tedaviye ek bir yük getirmektedir.
Özetlemek gerekirse, jinekolojide risk faktörleri; kanser, diabet, kalp hastalıkları, hipertansiyon, trombo emboli, osteoporoz gibi hastalıklardın ve jinekolojik Check-Up bu tür hastalıkları ortaya çıkarmaya hedeflemektedir.

Genital Hijyenin 10 Altın Kuralı

Mayıs 25th, 2011 Posted in Cinsel Sağlık Tags: ,

Bazen doğru bildiğimiz yanlışlar sağlığımız üzerinde istenmeyen etkilere neden olmaktadır. Cinsel konular hakkında kör bilgilere sahip bir toplum olrak genital temizlikte de birçok yanlışı doğru gibi uygulamamız sorunlara davetiye çıkarmaktadır.


Genital Hijyenin 10 Altın Kuralı
KURAL 1
Doktorunuz aksini önermedikçe vajinanın içini yıkamaya yönelik üretilen hijyen ürünlerini kullanmamalısınız.
Vajina kendini sürekli yenileyen bir organdır. Bu nedenle vajinanın içine bu maddelerin sokularak “temizlik” yapılmaya çalışılması anlamsızdır ve vajinanın laktobasil/asit ortamının zarar görmesine neden olabilir. Bu ürünlerle dış genital bölgenizi temizlemenizde bir sakınca yoktur.
Genital bölgenin gereğinden fazla yıkanarak hijyen sağlanmaya çalışılması vajinanın laktobasil/asit ortamının zarar görmesine katkıda bulunabilir.
KURAL 2
Tuvalet sonrası temizlikte temizliğin önden arkaya (vajinadan anüse doğru yapılması) çok önemlidir.
Temizliği anüsten vajinaya doğru yaptığınızda dışkıdaki kalınbağırsak bakterileri vajinaya ve buradan da idrar borusu yoluyla mesaneye bulaşabilir.
KURAL 3
Genital Bölgenin Kuru Kalması Önemlidir.
Mantar ve diğer bakterilerin nemli ve sıcak ortamlarda daha kolay üremesi nedeniyle genital bölgenin kuru kalması önemlidir. İç çamaşırınızı günlük değiştirmek, naylon yerine pamuklu iç çamaşırları tercih etmek, dar pantolon, çorap ve iç çamaşırı kullanmamakla bunu sağlayabilirsiniz.
KURAL 4
İlişki sonrasında ve diğer tüm zamanlarda idrar yapma ihtiyacı ortaya çıktığında ertelenmemelidir.
İdrar ihtiyacı ertelendiğinde mesanedeki bakteriler enfeksiyon yapmak için “zaman” bulurlar. Halbuki idrar yapılması bakterilerin idrarla birlikte vücuttan atılmasını sağlar.
KURAL 5
Tam hazır olunmadan (yeterli kayganlık oluşmadan) ilişkiye başlanmamalıdır.
Bu önlem mekanik tahrişe meydan vermemek açısından çok önemlidir. Gerekirse doktor önerisine göre kayganlaştırıcı ilaçlar kullanabilirsiniz.
KURAL 6
Adet Kanaması Döneminde Dikkat Edilmesi Gerekenler:
Adet kanaması döneminde olan kadına iş yaşamında, sosyal aktivitelerinde hareket serbestliği sağlaması, denize girebilme imkanı vermesi için üretilen vajinal tamponların kullanımında dikkat edilmesi gereken en önemli nokta tamponun sık aralıklarla yenisiyle değiştirilmesinin ihmal edilmemesidir. Vajinal tamponu yerleştirdiğiniz andan itibaren kanla temas sonrasında bakteriler hızla çoğalmaya başlar.
Vajinal tamponlar uygun kullanıldıklarında vajinanın doğal ortamını bozmazlar. Ancak uzun süre vajina içinde kaldığında bu tamponlar vajinit sorununun gelişimi bir yana, hayatı tehdit eden enfeksiyonlara bile neden olabilirler.

Adet kanaması döneminde cinsel ilişkiyi yasaklamak için yeterli tıbbi neden olmamakla beraber, kendinizi bu dönemde yeterince rahat hissetmiyorsanız eşinize bu durumu iletmeli ve kanamalı dönemlerde ilişkiyi ertelemelisiniz.
Üst genital sistemi enfeksiyonlarının en sık adet kanaması döneminde gerçekleştiği düşünüldüğünden bu açıdan risk altında olan kadınlar (daha önceden geçirilmiş enfeksiyon, çok eşli yaşam veya eşin çok eşli yaşam sürmesi gibi) bu dönemde ilişkide bulunmaktan kaçınmalıdırlar.
KURAL 7
Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar (CYBH) açısından risk altında olan biriyle cinsel ilişkiye girdiğinizde eşinizin prezervatif kullanmasını istemek sizin en doğal hakkınızdır.
Bunu sağlayamayacağınızı düşündüğünüzde kadın prezervatifinden faydalanabilirsiniz
Unutmayın: Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar (CYBH) erkekten kadına daha kolay bulaşırlar.

KURAL 8
Genital Temizlikte Dikkat Edilmesi Gerekenler:
Ağda ve jilet genital kılların giderilmesinde oldukça etkilidir. Lakin bu iki yöntem kıl köklerinin enfeksiyonunu kolaylaştırır ve genital bölgenin daha kolay tahriş olmasına neden olur. Genital bölge için geliştirilmiş aletlerden faydalanmak veya makas kullanmak özellikle genital bölgeleri enfeksiyona ve tahrişe duyarlı kadınlarda daha iyi bir seçenek olabilir.
KURAL 9
Tuvalette Alınması Gereken Önlemler:
Klozet kapağının üzerine serilen tek kullanımlık kağıtlar ülkemizde de giderek yaygınlaşmakta ve hatta büyük marketlerde bu kağıtlar herkesin cebinde taşıması için uygun bir şekilde paketlenmiş olarak satılmaktadır. Bu kağıtları mutlaka kullanmalısınız.
Tuvaletlerde diğer bir sorun da tuvaletin içindeki kirli suyun sıçrayarak genital bölgeye değmesidir. Bunu önlemek için kirli suyun üzerini tuvalet kağıdıyla kaplayabilirsiniz. Bunu yapmak mümkün olmadığında dezenfektan madde içeren “mavi su verici tabletlerden” faydalanabilirsiniz.
KURAL 10
Her Kadın Düzenli Olarak Jinekolojik Muayeneden Geçmeli Ve Belirti Ve Bulgulara Duyarlı Olmalıdır.
Kadınlar hiçbir sorunları olmasa dahi yıllık jinekolojik muayene için başvurmalıdırlar. Bu, belirti vermeyen veya geç belirti veren hastalıkların tanı ve tedavisi açısından çok önemlidir.

Göğüslerden Neden Süt Gelir

Kadınlarda prolaktin yükseklikleri en sık olarak adet düzeni bozuklukları, göğüsten akıntı olması, gebe kalamamaya yol açabilmektedir. Bu nedenle prolaktin yani süt hormonu düzeylerinin normal sınırda olup olmadığı kontrol edilmelidir. Hormonun belli bir düzeyde olması faydalıyken artması istenmeyen sonuçlar doğurabilmekte.


Prolaktin hormonu nedir?

Göğüslerden Neden Süt Gelir
Prolaktinin dilimizdeki karşılığı “süt hormonu”dur. Yapı olarak “şeker ve protein moleküllerinden oluşur. Prolaktin hormonu belirli düzeylerde kadın üreme organlarının gelişimi ve fonksiyonu için gereklidir.

Prolaktin hormonu nereden salınır?
Bu hormon beynimizin hipofiz denilen kısmındaki bazı hücrelerce üretilir ve kana karışır. İnsan vücudunda pek çok hormon gibi, bir yapım-salınım-yıkım dengesi vardır. Yine beynimizin hipotalamus denilen kısmından salgılanan Dopamin adı verilen bir başka hormon prolaktinin salınımın dengeler. Öyle ki, dopaminin azlığında prolaktin salgısı artar.

Prolaktin (süt hormonu) düzeylerini neler yükseltir?

Normal kadın, erkek ve çocukta prolaktin düzeyleri genellikle 25 ng/ml’nin altındadır.

Prolaktin (Süt hormonu) yüksekliğine yol açan durumlar
Prolaktin yüksekliğinin belirtileri nelerdir?
Prolaktin yüksekliğine sebep olan esas hastalığa bağlı belirtiler
Prolaktin yükseklikleri nelere yol açar?

Kadınlarda prolaktin yükseklikleri en sık olarak adet düzeni bozuklukları, göğüsten akıntı olması, gebe kalamamaya yol açabilir.

Prolaktin yüksekliğinin tanısı nasıl konur?

Prolaktin yüksekliği tanısı genellikle adet düzensizlikleri, göğüsten akıntı gelmesi, gebe kalamama yakınmaları ile başvurulduğunda yapılan bir kan testi ile kandaki prolaktin düzeyinin ölçülmesi ile konur.

Ancak testin yapılmasının bazı şartları vardır.
Değerli Misafirimiz, Bu konuya ait diğer resimleri görebilmek için ÜYE OLUNUZ
Testten önce birkaç gün süreyle cinsel ilişkide bulunmamalı,
Test öncesi birkaç gün meme uyarımından kaçınılmalı,
Açlık tokluk testi etkilememektedir.
Uyku düzeninden etkilenme olasıdır.

Prolaktin düzeyi, değişik laboratuarlarda farklı yöntemlerle ölçüldüğünden normalin değerlendirilmesi, o laboratuarın o bölgeden elde ettiği ortalamalara göre yapılmalıdır. Bir test tipinde “20 birim” normal değeri gösterirken, bir başka laboratuar ve testte üst sınır 600 birim olarak bildirilebilir.

Hafifçe yükseklik olması durumunda ideali, cinsel ilişkiden ve meme uyarımından kaçınılması ve sabah saatlerinde yeniden test yapılmasıdır.

Testin düşük düzeyde yüksekliklerinde hipofiz bezini gösteren tek bir röntgen filmi yeterlidir. Bu film sonucu şüphe olursa veya hormon düzeyi çok yüksekse hekiminiz sizden tomografi gibi daha ileri bir tetkik isteyecek, gerekirse Beyin Cerrahisi Uzmanına gönderecektir.

Prolaktin yüksekliği kısırlığa yol açar mı?

Kısırlık sebeplerinden birisi de prolaktin hormonu yüksekliğidir. Ancak bundan her prolaktin yüksekliği olanın çocuğu olmaz anlamı çıkartılamaz. Tedavisiz dahi gebelik oluşabilmektedir. Ayrıca prolaktin hormonu yüksekliği, ilaç tedavisine iyi yanıt verebilmektedir.

Prolaktin yüksekliği nasıl tedavi edilir?

Esas hastalığın tedavi edilmesi. Prolaktini yükselten sebepler bulunabilirse öncelikle o hastalık tedavi edilir.

Prolaktin yüksekliğinde kullanabilecek ilaçlar “bromokriptin” veya “lisurid” adı verilen ilaçlardır. Bu ilaç vücutta prolaktin karşıtı etki yaparak yakınmaları düzeltebilir.